- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî, Allah’ın varlığını yalnızca kabul edilmesi gereken bir iman esası olarak ele almaz. Risale-i Nur’da kâinatın varlığından, düzeninden, sanatından, hikmetinden, canlıların yaratılışından ve insanın vicdanından hareketle Allah’ın varlığına ulaşan birçok aklî ve imanî delil ortaya koyar.
Risale-i Nur’un yaklaşımına göre mesele yalnızca, “Allah var mıdır?” sorusu değildir. Daha temel soru şudur:
Bu kâinatın varlığını Allah olmadan açıklamak mümkün müdür?
Bediüzzaman’a göre mümkün değildir. Çünkü varlıkların meydana gelmesi, devam etmesi, düzen içinde çalışması ve hikmetli neticeler vermesi; Vacibü’l-Vücud olan, ezelî ve ebedî, ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcıyı gerekli kılar.
İnsan, hayvan, bitki, Dünya, Güneş, yıldızlar ve atomlar gibi gördüğümüz bütün yaratılmış varlıklar mümkündür.
“Mümkün” demek, varlığı kendinden olmayan; var olması da yok olması da aklen düşünülebilen varlık demektir.
Bir ağacın bugün var olduğunu görüyoruz. Fakat o ağaç bir zamanlar yoktu.
İnsan da böyledir. Doğmadan önce dünyada yoktu; belli bir süre yaşadıktan sonra da dünyadan ayrılacaktır.
Demek ki insanın varlığı kendinden değildir.
Varlığı kendinden olmayan bu varlıklara varlığı kim vermektedir?
Bir varlık kendi kendisini yaratamaz. Çünkü kendisini yaratabilmesi için yaratılmadan önce mevcut olması gerekir. Fakat henüz mevcut olmayan bir şeyin kendisini yaratması açık bir çelişkidir.
Bir bina, kendisini inşa edemez.
Bir kitap, kendi harflerini yazamaz.
Bir resim, kendi kendisini çizemez.
İnsan da kendisini yokluktan çıkarıp yaratamaz.
Öyleyse varlığı kendinden olmayan bütün varlıkların sonunda varlığı başka bir varlığa bağlı olmayan bir Zât’a dayanması gerekir.
Kelâm ilminde buna:
denilir.
Yani varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir şeye muhtaç bulunmayan ve bütün varlıkların varlığını kendisine borçlu olduğu Zât.
Risale-i Nur açısından bu hakikat Allah’ın varlığının temel delillerinden biridir.
“Bunu Allah yaratmadı, başka bir sebep meydana getirdi.” denildiğinde mesele çözülmüş olmaz.
Çünkü bu defa:
“O sebebi kim meydana getirdi?”
sorusu ortaya çıkar.
Sonra onun sebebi, onun da sebebi sorulur.
Eğer her varlığın kendisinden önce başka bir yaratıcı sebebe muhtaç olduğu söylenirse, hiçbir zaman gerçek anlamda yaratıcı ve bağımsız bir sebebe ulaşılamaz.
Bir trenin vagonlarını düşünelim.
Her vagon:
“Beni önümdeki vagon çekiyor.”
desin.
Öndekine soruyoruz:
“Seni kim çekiyor?”
O da başka bir vagona işaret ediyor.
Bu zincir ne kadar uzatılırsa uzatılsın, sonunda hareket gücüne sahip bir lokomotif bulunmadıkça tren hareket edemez.
Vagonların sayısını artırmak, lokomotif ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Aynı şekilde yaratılmış ve varlığı başkasına bağlı varlıkların sayısını sonsuza kadar çoğaltmak da varlığı kendinden olan bir Yaratıcıya duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle bütün varlık zincirinin sonunda değil, bütün zincirin varlığının temelinde:
yaratılmamış, ezelî, varlığı kendinden olan bir Zât bulunmalıdır.
O da Allah’tır.
Risale-i Nur’un özellikle Tabiat Risalesi’nde üzerinde durduğu temel meselelerden biri budur.
Görünürde varlıkların meydana gelmesinde çeşitli sebepler görev yapmaktadır.
Örneğin bir elmanın yetişmesinde:
toprak,
su,
hava,
güneş ışığı,
sıcaklık,
ağacın biyolojik yapısı
gibi birçok unsur bulunmaktadır.
Fakat Bediüzzaman’ın dikkat çektiği soru şudur:
Toprağın şuuru yoktur.
Suyun iradesi yoktur.
Güneş ışığının elmanın nasıl yapılacağını bilen bir ilmi yoktur.
Hava, ağacın genetik programını okuyup karar veren bilinçli bir varlık değildir.
Buna rağmen bir elmanın;
şekli,
rengi,
kokusu,
tadı,
çekirdeği,
besin değeri,
hücresel yapısı
birbiriyle uyumlu şekilde meydana gelir.
Risale-i Nur’a göre sebepler yaratıcı değil, yaratılışta kullanılan vasıta ve perdelerdir.
Çünkü yaratmak için yalnızca kuvvet yetmez; ilim, irade, ölçü, hikmet ve kudret de gerekir.
Bir insan bedenini düşünelim.
Beyin, kalp, akciğerler, böbrekler, karaciğer, sinir sistemi, bağışıklık sistemi, hormonlar ve kan dolaşımı birbirinden bağımsız çalışmaz.
Hepsi birbiriyle ilişkilidir.
Kalbin çalışması akciğerlerle, akciğerlerin çalışması kanla, kan dolaşımı böbreklerle, bütün bunlar sinir ve hormon sistemleriyle bağlantılıdır.
Bir hücrenin dahi bedenin bütününden tamamen bağımsız düşünülememesi, yaratılışta kapsamlı bir ilmin bulunduğunu gösterir.
Bediüzzaman’ın bakış açısıyla:
Bir şeyi gerçek anlamda yaratabilmek için, onun ilişkili olduğu diğer şeyleri de bilmek gerekir.
Bu nedenle canlılardaki kapsamlı düzen ve bilgi, kör ve şuursuz sebeplerden değil; her şeyi kuşatan bir ilimden haber verir.
Bu da Allah’ın el-Alîm ismine işaret eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu.”
(Enbiyâ, 21/22)
Risale-i Nur, kâinattaki birlik, beraberlik, yardımlaşma ve ortak düzeni tevhidin önemli delillerinden biri olarak değerlendirir.
Dünya başka, Güneş başka, insan başka bir sistemin ürünü değildir.
Güneş insanın gözünün ihtiyacına hizmet eder.
Atmosfer canlıların hayatına uygundur.
Su bitkiye, bitki hayvana, hayvan ve bitkiler insana hizmet eder.
Kâinatın çok farklı parçaları tek bir sistemin unsurları gibi birlikte çalışmaktadır.
Bu birlik:
Yani kâinatın Rabbi birdir.
Risale-i Nur’un sıkça kullandığı düşünme yollarından biri sanattan sanatkâra ulaşmaktır.
Bir kitap gördüğümüzde:
“Bu harfler tesadüfen yan yana gelmiş.”
demeyiz.
Bir saray gördüğümüzde:
“Taşlar kendiliğinden birleşmiş.”
demeyiz.
Bir resim gördüğümüzde ressamının bulunduğunu kabul ederiz.
Çünkü düzenli ve anlamlı eser, onu meydana getiren bir faili gösterir.
Peki insan nedir?
İnsan, son derece hassas sistemlerden meydana gelen canlı bir sanat eseridir.
Göz görmeye, kulak işitmeye, dil tatmaya, akciğer solunuma, kalp dolaşıma uygun yaratılmıştır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle kâinat büyük bir kitap, varlıklar ise bu kitabın manalı kelimeleri gibidir.
Kâinatın sanatkârı ise Sâni-i Zülcelâl olan Allah’tır.
Risale-i Nur’da “sikke”, “hâtem” ve “mühür” kavramları sıkça kullanılır.
Buradaki maksat, varlıkların üzerinde aynı Yaratıcıya ait ortak özelliklerin görülmesidir.
İnsanların temel yaratılış planı aynıdır:
iki göz,
iki kulak,
ağız,
burun,
kalp,
beyin,
sinir sistemi...
Fakat aynı temel plan içerisinde milyarlarca farklı yüz meydana gelir.
Benzer şekilde bitkilerde, hayvanlarda ve diğer canlılarda hem birlik hem de olağanüstü çeşitlilik görülür.
Bediüzzaman’a göre bu durum:
“Bir elden çıkmış fakat sonsuz ilimle ayrı ayrı şekillendirilmiş eserler”
manasını taşır.
Birlik, Yaratıcının birliğini; çeşitlilik ise O’nun ilim, irade ve kudretinin genişliğini gösterir.
Risale-i Nur’un en güçlü delillerinden biri de rahmettir.
Yeni doğmuş bir bebeği düşünelim.
Bebek dünyaya geldiğinde:
dişleri yoktur,
kendi yiyeceğini bulamaz,
kendisini koruyamaz,
ihtiyaçlarını anlatacak dili bile henüz gelişmemiştir.
Fakat onun ihtiyacına son derece uygun anne sütü hazırlanmıştır.
Bediüzzaman, yavruların ihtiyaçlarının şefkatle karşılanmasını Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın rahmetinin tecellisi olarak değerlendirir.
Aynı şekilde:
su,
hava,
güneş,
meyveler,
sebzeler,
tahıllar,
hayvanlar
insanın ihtiyaçlarıyla büyük ölçüde uyum içindedir.
İnsan bunların hiçbirini kendisi yaratmamıştır.
Fakat dünyaya geldiğinde onları hazır bulur.
Risale-i Nur açısından bu umumi ikram:
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54/49)
Kâinatta ölçü ve denge görülür.
Canlıların organlarının büyüklüğünden gezegenlerin hareketlerine kadar pek çok olay belirli kanunlar ve ölçüler içerisinde gerçekleşmektedir.
Risale-i Nur bu ölçülü yaratılışı hikmet ve kader delili açısından değerlendirir.
Çünkü ölçü:
ilme;
tercih:
iradeye;
meydana getirme:
kudrete;
faydalı neticeler:
hikmete
işaret eder.
Dolayısıyla kâinattaki ölçülü yaratılış, Hakîm, Alîm, Mürîd ve Kadîr bir Yaratıcıyı gösterir.
İnsan yalnızca maddî ihtiyaçlardan meydana gelmiş bir varlık değildir.
İnsan:
sonsuz yaşamak ister,
gerçek mutluluğu arar,
adalet ister,
sevilmek ister,
güzelliğin devam etmesini ister,
ayrılıktan acı duyar,
ölüm karşısında ebediyeti arzular.
Dünya ise bu arzuların tamamını karşılayabilecek büyüklükte değildir.
Bediüzzaman insanın bu sınırsız arzularını, onun yalnızca geçici dünya hayatı için yaratılmadığının işaretlerinden biri olarak görür.
Ancak burada delili doğru ifade etmek gerekir:
Her insanî arzu, tek başına arzulanan şeyin mutlaka var olduğunu ispatlamaz.
Risale-i Nur’daki daha geniş yaklaşımda vicdan ve fıtrat delili; kâinattaki rahmet, hikmet, vahiy ve diğer iman delilleriyle birlikte değerlendirilir.
İnsandaki ebediyet arzusu böylece Bâkî olan Allah’a ve ebedî hayata yönelen fıtrî bir pencere hâline gelir.
Risale-i Nur’un Allah’ı tanıma metodunun merkezlerinden biri Esma-i Hüsnâdır.
Bediüzzaman’a göre varlıklar yalnızca kendilerini göstermez; kendilerinde görülen sanat, rahmet, hikmet ve ölçü vasıtasıyla Allah’ın isimlerine de ayna olurlar.
Mesela:
yaratılış → el-Hâlık
rızıklandırma → er-Rezzâk
rahmet → er-Rahmân, er-Rahîm
hikmetli düzen → el-Hakîm
kapsamlı bilgi → el-Alîm
kudret → el-Kadîr
güzellik → el-Cemîl
canlılara hayat verilmesi → el-Muhyî
isimlerine işaret eder.
Bir çiçeğe yalnızca “çiçek” olarak bakıldığında maddî bir varlık görülür.
Fakat Risale-i Nur’un mana-yı harfî yaklaşımıyla bakıldığında o çiçek:
“Beni bu güzellik ve ölçüyle yapan bir Zât vardır.”
manasını okutan bir işaret hâline gelir.
Böylece bütün kâinat Allah’ın isimlerini okutan büyük bir kitap şeklinde anlaşılır.
Kâinattaki varlıkların ortak özelliklerinden biri de değişmeleridir.
İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.
Bitkiler baharda ortaya çıkar, gelişir ve sonra kaybolur.
Yıldızlar dahi oluşum ve değişim süreçlerinden geçer.
Değişen bir varlık, varlığının her hâlini kendi başına zorunlu kılan mutlak bir varlık değildir.
Risale-i Nur açısından sürekli değişen ve yenilenen kâinat:
ezelî ve değişmez bir Yaratıcının kudretine muhtaçtır.
Çünkü değişen varlık Vacibü’l-Vücud olamaz.
Allah ise yaratılmışlar gibi zaman içerisinde meydana gelmiş değildir.
O’nun varlığı kendindendir.
Burada sıkça sorulan bir soru ortaya çıkar:
“Her şeyin yaratıcısı varsa Allah’ı kim yarattı?”
Bu soru, delilin ne söylediğinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır.
Delil:
“Var olan her şey yaratılmıştır.”
demez.
Doğru ifade şudur:
Varlığı kendinden olmayan, sonradan meydana gelen ve mümkün olan varlıklar bir sebebe muhtaçtır.
Allah ise tanım gereği yaratılmış bir varlık değildir.
Allah da yaratılmış olsaydı, artık Vacibü’l-Vücud değil, mümkün bir varlık olurdu ve onun da bir yaratıcıya ihtiyacı bulunurdu.
Bu nedenle:
Kur’ân bunu son derece özlü biçimde bildirir:
اللّٰهُ الصَّمَدُ
“Allah Samed’dir; her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.”
(İhlâs, 112/2)
Risale-i Nur’un ortaya koyduğu deliller birlikte değerlendirildiğinde güçlü ve bütüncül bir tablo meydana gelir:
Varlıklar mümkündür; varlıklarını kendilerinden alamazlar.
Sonradan meydana gelen varlıklar bir muhdise ve yaratıcıya muhtaçtır.
Sonsuz sebepler zinciri hakiki bir açıklama değildir.
Şuursuz tabiat ve sebepler yaratıcı olamaz.
Kâinattaki sanat bir Sâni’i gösterir.
İlimli işler Alîm olanı gösterir.
Ölçülü yaratılış Hakîm ve Kadîr olanı gösterir.
Rızıklandırma Rezzâk olanı gösterir.
Umumi rahmet Rahmân ve Rahîm olanı gösterir.
Kâinattaki birlik ve ortak düzen Vâhid ve Ehad olanı gösterir.
İnsan vicdanındaki ebediyet yönelişi Bâkî olan Allah’a açılan fıtrî bir pencere oluşturur.
Bütün Esma-i Hüsnâ tecellileri aynı Zât-ı Akdes’i tanıtır.
Dolayısıyla Risale-i Nur’a göre Allah, kâinatta açıklayamadığımız boşlukları doldurmak için ileri sürülen bir varsayım değildir.
Tam tersine, kâinatın tamamının varlığını ve birbiriyle bağlantılı düzenini anlamlandıran temel hakikattir.
Kâinatın her tarafında farklı bir dil konuşur gibi görünen varlıklar, hakikatte aynı noktada birleşir:
Sanat Sâni’i, eser Müessir’i, nimet Mün’im’i, rızık Rezzâk’ı, rahmet Rahmân’ı, düzen Hakîm’i, yaratılış Hâlık’ı gösterir.
Bediüzzaman’ın iman metodunda insanın vazifesi yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Asıl gaye, eserlerden isimlere, isimlerden sıfatlara ve sıfatlardan Zât-ı Vacibü’l-Vücud’un marifetine yükselmektir.
Böylece kâinat, başıboş maddeler yığını olmaktan çıkar; her sayfası Yaratıcısını tanıtan büyük bir kitap hâline gelir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.