- Salih Avcı
- 13.08.2026
Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın kelâmı olduğuna iman, İslâm inancının temel esaslarından biridir. Fakat Kur’ân yalnızca kendisinin Allah’tan geldiğini bildirmekle kalmaz; insanı düşünmeye, araştırmaya, mukayese etmeye ve delillere bakmaya davet eder.
Bediüzzaman Said Nursî de özellikle Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi başta olmak üzere Risale-i Nur’un birçok yerinde şu sorular üzerinde durur:
Kur’ân neden insan sözü olamaz?
Hz. Muhammed’in (asm) kendi sözü olması neden mümkün değildir?
Kur’ân neden mucizedir?
Neden insanlar ve cinler onun benzerini meydana getiremezler?
Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın çok sayıda i‘câz yönünden söz eder ve bunlardan bir kısmını ayrıntılı biçimde açıklar. Kur’ân’ın belâgatı, mânâ derinliği, kapsamlılığı, gaybdan haberleri, insanlık üzerindeki etkisi, hakikatleri anlatma tarzı ve bütün bunların aynı kitapta birleşmesi onun mucizeliğinin farklı cepheleridir.
“Mucize”, insan gücünü aşan ve peygamberlik iddiasını doğrulayan olağanüstü delildir.
Kur’ân’ın mucizeliğine ise İslâmî ilimlerde “i‘câzü’l-Kur’ân” denilir.
Buradaki “i‘câz”, karşısındakini âciz bırakmak demektir.
Dolayısıyla:
Kur’ân’ın i‘câzı, insanların onun gerçek bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmasıdır.
Kur’ân’ın meydan okuması bunun üzerine kuruludur.
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا
Meali:
“De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini meydana getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar yine onun benzerini meydana getiremezler.”
(İsrâ, 17/88)
Bediüzzaman’ın Kur’ân’ın i‘câzını açıklamasının merkezinde de bu meydan okuma vardır.
Kur’ân dikkat çekici bir yöntem kullanır.
Muhataplarına sadece:
“Bana inanın.”
demez.
İtiraz edenlere karşı adeta:
“Eğer bunun insan sözü olduğunu düşünüyorsanız benzerini ortaya koyun.”
der.
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
Meali:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun benzeri bir sûre meydana getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın.”
(Bakara, 2/23)
Ardından çok güçlü bir hüküm gelir:
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ
Meali:
“Eğer yapamazsanız —ki asla yapamayacaksınız— yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”
(Bakara, 2/24)
Buradaki “وَلَنْ تَفْعَلُوا / ve asla yapamayacaksınız” ifadesi özellikle önemlidir.
Çünkü Kur’ân yalnız geçmişte yapılamadığını söylememekte, geleceğe yönelik bir iddia da ortaya koymaktadır.
Kur’ân farklı âyetlerde muhataplarına meydan okumayı çeşitli seviyelerde ortaya koyar.
Önce Kur’ân’ın benzerini getirmeleri istenir.
Sonra on sûre.
Daha sonra tek bir sûre.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُؕ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهٖ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
Meali:
“Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa çağırın.”
(Hûd, 11/13)
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُؕ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهٖ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
Meali:
“Yoksa ‘Onu Muhammed uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa çağırın.”
(Yûnus, 10/38)
Demek ki mesele yalnız güzel birkaç cümle kurmak değildir.
Kur’ân’ın meydan okuması, onun bütünlüğü içindeki özelliklerine denk bir söz ortaya koyma meydan okumasıdır.
Bediüzzaman Yirmi Beşinci Söz’ün başında Kur’ân’ı çok geniş bir çerçevede tarif eder.
Kur’ân’ı yalnızca emir ve yasaklardan meydana gelen bir kitap olarak görmez.
Onu kâinatı açıklayan İlâhî bir hitap olarak ele alır.
Risale’de Kur’ân:
“şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi”
olarak tarif edilir. Ayrıca kâinattaki yaratılış âyetlerini açıklayan, görünen âlem arkasındaki İlâhî hakikatlere tercüman olan ve İlâhî isimlerin tecellilerini insana bildiren bir kitap olarak tasvir edilir.
Yani Kur’ân insana yalnız:
“Ne yapmalısın?”
sorusunun cevabını vermez.
Aynı zamanda:
Sen kimsin?
Kâinat nedir?
Nereden geldin?
Nereye gidiyorsun?
Seni kim yarattı?
Hayatın gayesi nedir?
Ölüm nedir?
Ahiret nedir?
Varlıklar neden yaratılmıştır?
gibi insanlığın en temel sorularına cevap verir.
Bediüzzaman’a göre bir sözün değeri yalnız kelimelerine bakılarak anlaşılmaz.
Şunlara da bakılır:
Kim söylüyor?
Kime söylüyor?
Ne hakkında söylüyor?
Hangi maksatla söylüyor?
Kur’ân’ın konuştuğu alan son derece geniştir.
Allah’ın zat ve sıfatlarından,
kâinatın yaratılışından,
insanın mahiyetinden,
peygamberlerden,
meleklerden,
geçmiş ümmetlerden,
ibadetten,
ahlâktan,
toplum hayatından,
ölümden,
kabirden,
kıyametten,
haşirden,
hesaptan,
cennet ve cehennemden söz eder.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği nokta şudur:
Böylesine geniş hakikatleri birbirine karıştırmadan, birbirini bozmadan ve aynı temel tevhid anlayışı içinde anlatabilmek sıradan bir insan sözünün özelliği değildir.
Kur’ân kendisi de bu hususu delil olarak gösterir.
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَؕ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا فٖيهِ اخْتِلَافًا كَثٖيرًا
Meali:
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok çelişki bulurlardı.”
(Nisâ, 4/82)
Bu delil oldukça önemlidir.
Kur’ân yaklaşık yirmi üç yıllık bir vahiy sürecinde, birbirinden çok farklı şartlarda nazil olmuştur.
Savaş dönemleri vardır.
Barış dönemleri vardır.
Mekke vardır.
Medine vardır.
Zafer vardır.
Sıkıntı vardır.
Toplumsal hükümler vardır.
İman hakikatleri vardır.
Fakat bütün bunların merkezinde aynı temel hakikat bulunur:
Allah birdir.
Kâinat O’nundur.
İnsan O’nun kuludur.
Peygamberler O’nun elçileridir.
Dünya imtihan yeridir.
Ahiret vardır.
İnsan yaptıklarından sorumludur.
Risale-i Nur açısından bu büyük bütünlük Kur’ân’ın İlâhî kaynağının önemli göstergelerinden biridir.
Kur’ân’ın en önemli mucize yönlerinden biri belâgatıdır.
Belâgat yalnızca “güzel konuşmak” değildir.
Belâgat:
Maksada en uygun sözü, en uygun yerde, en doğru ölçüde söylemektir.
Bediüzzaman Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın kelimeleri, cümleleri, âyetlerin birbirleriyle ilişkileri, mânâ tabakaları ve ifade tarzları üzerinden bu i‘câzı ayrıntılı biçimde inceler. Ayrıca klasik Arap belâgatının büyük isimlerinin Kur’ân belâgatının insan gücünün üzerinde olduğunu kabul ettiklerini aktarır.
Kur’ân bazen birkaç kelimeyle çok geniş hakikatleri anlatır.
Mesela:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meali:
“O, bir şeyi dilediği zaman O’nun emri, o şeye ancak ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir.”
(Yâsîn, 36/82)
Çok kısa bir ifade içinde İlâhî irade, kudret ve yaratmanın hiçbir güçlük taşımaması anlatılmaktadır.
Risale-i Nur’un Kur’ân i‘câzında üzerinde durduğu önemli noktalardan biri câmiiyet, yani kapsamlılıktır.
Bir âyet:
sıradan insana başka,
âlime başka,
mütefekkire başka,
maneviyat ehline başka
bir ders verebilir.
Fakat bu mânâlar birbirlerini yok etmek zorunda değildir.
Kur’ân’ın kısa ifadelerinin çok geniş hakikatlere kapı açabilmesi Bediüzzaman’ın “câmiiyet” ve “îcaz” başlıkları altında incelediği mucizelik yönlerindendir.
Kur’ân yalnız filozoflara hitap etmez.
Yalnız âlimlere de hitap etmez.
Çocuğa,
yaşlıya,
köylüye,
şehirliye,
âlime,
cahile,
devlet adamına,
işçiye,
zengine,
fakire,
günahkâra,
salih insana
aynı kitap hitap eder.
Bediüzzaman bunu Kur’ân’ın olağanüstü câmiiyeti içerisinde değerlendirir.
Basit bir insan Kur’ân’dan iman ve ahlâk dersi alırken büyük bir müfessir aynı âyet üzerinde uzun ilmî araştırmalar yapabilir.
Bu durum Kur’ân’ın hitabının tek bir sosyal sınıfa veya tek bir bilgi seviyesine sıkışmadığını gösterir.
Kur’ân’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri tekrar tekrar okunmasıdır.
Fâtiha Sûresi bir Müslümanın hayatında binlerce defa okunabilir.
İhlâs, Fâtiha, Yâsîn, Rahmân gibi sûreler tekrar tekrar okunur.
Bediüzzaman Kur’ân’ın tekrar edildiği hâlde tazeliğini korumasını onun i‘câz özelliklerinden biri olarak değerlendirir. Yirmi Beşinci Söz’de özellikle Kur’ân lafzının tekrarına rağmen usandırmaması üzerinde durulur.
Çünkü Kur’ân yalnız bilgi vermek için okunmaz.
Aynı zamanda:
ibadettir,
zikirdir,
duadır,
tefekkürdür,
kalbe hitaptır,
akla derstir,
ruha gıdadır.
İnsanın suya bugün ihtiyacı olduğu gibi yarın da ihtiyacı vardır.
Manevî hakikatlerdeki tekrar da bu bakımdan ihtiyaçların tekrarına cevap verir.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği güçlü delillerden biri Kur’ân’ın tarih boyunca insanlarda meydana getirdiği değişimdir.
Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın insanların nefislerinde, kalplerinde, ruhlarında, akıllarında, şahsî ve içtimaî hayatlarında büyük bir dönüşüm meydana getirdiği vurgulanır.
Kur’ân’ın geldiği toplum düşünüldüğünde bunun önemi daha açık görülür.
Kabilecilik,
kan davaları,
putperestlik,
güçlünün zayıfı ezmesi
gibi davranışların yaygın olduğu bir ortamdan;
Allah’ın birliğine iman eden,
namaz kılan,
zekât veren,
ilim öğrenmeyi önemseyen,
adaleti emreden
bir toplum meydana gelmiştir.
Burada delil yalnız metnin edebî güzelliği değildir.
Metnin insanı değiştirme kuvvetidir.
Risale-i Nur çok önemli bir karşılıklı delillendirme yapar:
Kur’ân, Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğine delildir.
Aynı zamanda:
Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliği de Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna delildir.
Bediüzzaman bunu Yirmi Beşinci Söz’de açıkça vurgular ve Hz. Muhammed’in (asm) peygamberlik delillerini Kur’ân’ın kelâmullah olduğuna güçlü bir hüccet olarak gösterir.
Çünkü Kur’ân’ın Hz. Muhammed’in kendi eseri olduğu kabul edilirse çok büyük bir problem ortaya çıkar.
Kur’ân sürekli Allah’a kulluğu emreder.
Peygamberi de Allah’ın kulu olarak tanımlar.
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ
Meali:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın ancak tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Dolayısıyla Kur’ân Hz. Muhammed’i ilahlaştırmaz.
Onu:
Allah’ın kulu ve elçisi
olarak gösterir.
Kur’ân’ın Hz. Muhammed’in şahsî eseri olduğu iddiasına karşı dikkat çekici noktalardan biri, bazı âyetlerde Peygamber’in davranışlarının ikaz edilmesidir.
عَبَسَ وَتَوَلّٰٓى ۙ اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىؕ وَمَا يُدْرٖيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰٓى
Meali:
“Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitti ve döndü. Ne bilirsin, belki o arınacaktı.”
(Abese, 80/1-3)
Burada Hz. Peygamber’in bir davranışı vahiy tarafından düzeltilmektedir.
Bu durum, metnin Peygamber’in şahsî arzularına göre şekillenmiş bir eser olmadığına dair İslâmî delillendirmede önemli bir unsur olarak görülür.
Bediüzzaman Kur’ân’ın mucizeliğinin bir yönünü de ihbârât-ı gaybiye, yani gayba dair haberlerinde görür. Yirmi Beşinci Söz’de geçmişe, geleceğe ve insanın doğrudan tecrübesinin dışında kalan İlâhî ve uhrevî hakikatlere ilişkin haberler ayrı başlıklar altında ele alınır.
Bunun meşhur örneklerinden biri Rûm Sûresi’dir.
غُلِبَتِ الرُّومُ ۙ فٖٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ ۙ فٖي بِضْعِ سِنٖينَ
Meali:
“Rumlar yenilgiye uğradılar. Yakın bir yerde. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.”
(Rûm, 30/2-4)
Âyet, Bizans’ın ağır yenilgiler yaşadığı bir zamanda yeniden üstün geleceğini haber vermektedir.
Risale-i Nur açısından bu tür haberler Kur’ân’ın yalnız mevcut şartları yorumlayan beşerî bir metin olmadığını gösteren i‘câz yönlerinden biridir.
Bediüzzaman’a göre Kur’ân’ın en önemli özelliklerinden biri kâinata parçalanmış, anlamsız varlıklar yığını olarak bakmamasıdır.
Güneşi,
Ay’ı,
yıldızları,
dağları,
denizleri,
yağmuru,
bitkileri,
hayvanları,
insanı
aynı büyük kitabın âyetleri olarak gösterir.
اِنَّ فٖي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Meali:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.”
(Âl-i İmrân, 3/190)
Kur’ân kâinatı Allah’ı tanıtan bir kitap hâline getirir.
Risale-i Nur’un mânâ-yı harfî yaklaşımının temelinde de bu bakış vardır:
Varlığa yalnız kendisi hesabına değil, Yaratıcısını gösteren bir işaret olarak bakmak.
Kur’ân yüzlerce farklı konudan söz eder.
Fakat hemen her konu sonunda aynı merkeze bağlanır:
Yağmur anlatılır → rahmete bağlanır.
İnsan anlatılır → yaratılışa bağlanır.
Gökler anlatılır → kudrete bağlanır.
Rızık anlatılır → Rezzâk ismine bağlanır.
Bağışlanma anlatılır → Gafûr ve Rahîm isimlerine bağlanır.
Kâinat anlatılır → tevhid çıkar.
Ölüm anlatılır → ahiret çıkar.
Nimet anlatılır → şükür çıkar.
İnsan anlatılır → kulluk çıkar.
Bediüzzaman’ın Kur’ân okumasında bu bütünlük son derece önemlidir.
Kur’ân’ın âyetleri birbirinden kopuk bilgiler değil, büyük bir tevhid hakikatinin farklı pencereleridir.
Kur’ân bir fizik kitabı değildir.
Bir biyoloji kitabı değildir.
Bir tarih kitabı değildir.
Bir hukuk kitabı da değildir.
Fakat insanın Allah ile, kendisiyle, diğer insanlarla ve kâinatla ilişkisini düzenleyen temel hakikatleri birlikte ele alır.
Bediüzzaman’ın “câmiiyet” dediği husus burada ortaya çıkar.
Kur’ân:
imanı,
ibadeti,
ahlâkı,
hukuku,
aileyi,
toplumu,
ticareti,
adaleti,
ölümü,
ahireti,
duayı,
tefekkürü
birbiriyle bağlantılı biçimde ele alır.
Böylece insanı yalnız akıldan veya yalnız bedenden ibaret görmez.
Akla, kalbe, ruha, vicdana ve insanın sosyal hayatına birlikte hitap eder.
Risale-i Nur’un dikkat çektiği başka bir i‘câz yönü Kur’ân’ın her asırdaki gençliğini korumasıdır.
Birçok insan eseri kendi döneminin problemleri içerisinde kalır.
Fakat Kur’ân’ın temel meseleleri:
Allah,
insan,
adalet,
merhamet,
aile,
ahlâk,
ölüm,
hayat,
iyilik,
kötülük,
sorumluluk,
ahiret
gibi insan var oldukça devam edecek meselelerdir.
Teknoloji değişir.
Şehirler değişir.
Devletler değişir.
Araçlar değişir.
Fakat insanın:
“Ben kimim?”
“Niçin buradayım?”
“Ölünce ne olacak?”
“İyilik ve kötülüğün ölçüsü nedir?”
soruları ortadan kalkmaz.
Kur’ân tam da bu temel sorulara hitap eder.
Kur’ân körü körüne inanmayı değil, birçok yerde düşünmeyi emreder.
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِهٖ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Meali:
“Bu, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Kur’ân’ın yaklaşımı:
Oku.
Düşün.
Kâinata bak.
İnsana bak.
Tarihe bak.
Sonra hüküm ver.
şeklindedir.
Risale-i Nur’un Kur’ân müdafaası da büyük ölçüde bu tefekkür yöntemini kullanır.
Burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Kur’ân’ın benzerini yapmak demek:
Arapça birkaç etkileyici cümle yazmak değildir.
Bir metnin Kur’ân’a gerçekten denk olabilmesi için Kur’ân’ın sahip olduğu özelliklerin bütününe yaklaşması gerekir.
Yani aynı anda:
olağanüstü bir belâgata,
güçlü bir lafız-mânâ uyumuna,
geniş bir anlam derinliğine,
farklı seviyelerdeki insanlara hitap kabiliyetine,
tevhid merkezli bütünlüğe,
insanı dönüştüren bir manevî kuvvete,
güçlü bir hukuk ve ahlâk sistemine,
geçmiş ve geleceğe ilişkin haberlerde doğruluğa,
tekrar edildiğinde canlılığını korumaya,
kısa ifadeler içerisinde geniş mânâlara,
farklı zaman ve toplumlara hitap edebilme özelliğine
sahip olması gerekir.
Bediüzzaman’ın i‘câz anlayışında asıl kuvvet buradadır:
Bu özellikler tek tek değil, Kur’ân’da topluca bulunmaktadır.
Risale-i Nur açısından meseleye bir bütün olarak bakıldığında cevap daha açık hâle gelir.
Karşımızda:
23 yıl boyunca farklı hadiseler üzerine gelen,
çok farklı konuları ele alan,
Allah’tan kâinata,
insandan meleklere,
dünyadan ahirete,
hukuktan ibadete,
ahlâktan tarihe kadar uzanan,
buna rağmen merkezî mesajını koruyan
bir kitap vardır.
Üstelik bunu getiren Hz. Muhammed (asm), Kur’ân’ın ifadesiyle daha önce vahiy kitabı okuyup yazan bir kişi olarak tanınmamıştır.
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِهٖ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمٖينِكَ اِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
Meali:
“Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyor, onu elinle de yazmıyordun. Öyle olsaydı bâtıl peşinde olanlar şüpheye düşerlerdi.”
(Ankebût, 29/48)
Bu nedenle Risale-i Nur’un delillendirmesinde Kur’ân’ın özellikleri ile onu tebliğ eden Peygamber’in hayatı birlikte değerlendirilir.
Bu, Bediüzzaman’ın çok önemli delillerinden biridir.
Şöyle düşünebiliriz:
Muhammed (asm) Allah’ın Resulüdür.
Bu Kur’ân benim sözüm değil, Allah’ın vahyidir.
Bediüzzaman bunu karşılıklı iki büyük delil olarak değerlendirir.
Kur’ân Peygamber’in doğruluğuna;
Peygamber de Kur’ân’ın İlâhî kaynağına şahitlik eder.
Kur’ân’ın bir âyetinde anlatılan Allah tasavvuru başka yerde bozulmaz.
Bir yerde Allah:
Rahîm’dir.
Başka yerde:
Hakîm’dir.
Başka yerde:
Adl’dir.
Başka yerde:
Kadîr’dir.
Başka yerde:
Alîm’dir.
Bunlar birbirini ortadan kaldırmaz.
Aksine birbirlerini tamamlar.
Merhamet hikmetsiz değildir.
Kudret ilimsiz değildir.
Adalet merhametsiz değildir.
İlim kudretsiz değildir.
Bediüzzaman’ın Kur’ân okumalarında esmâ-i hüsnânın âyetlerin sonlarında ve hadiselerin içinde gösterilmesi bu nedenle önemli yer tutar.
Kâinat ile Kur’ân aynı İlâhî isimlere işaret eder.
Bu nokta özellikle önemlidir.
Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu yalnız modern bilimsel keşiflerle ilişkilendirilen bazı âyetlere bağlamak doğru olmaz.
Risale-i Nur’un i‘câz anlayışı çok daha geniştir.
Bediüzzaman Kur’ân’ın mucizeliğini:
lafzında,
mânâsında,
nazmında,
üslûbunda,
belâgatında,
câmiiyetinde,
gayb haberlerinde,
hakikatlerinin bütünlüğünde,
insanlık üzerindeki etkisinde,
her asra hitabında
ve başka yönlerde ele alır. Yirmi Beşinci Söz bu sebeple doğrudan “Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi” adını taşır.
Bu yaklaşım çok daha sağlamdır.
Çünkü Kur’ân’ın mucizeliği tek bir yoruma bağlı değildir.
Birçok bağımsız delilin birleşmesinden meydana gelen büyük bir delildir.
Risale-i Nur’un yaklaşımını sadeleştirirsek şöyle bir tablo ortaya çıkar:
1. Kur’ân meydan okumaktadır.
“Benzerini meydana getirin.”
2. Bu meydan okuma tek sûreye kadar indirilmiştir.
3. Kur’ân yüksek bir belâgat ve ifade gücüne sahiptir.
4. Az sözle geniş hakikatler anlatmaktadır.
5. Birçok anlam tabakasını aynı ifadede taşıyabilmektedir.
6. Farklı seviyelerdeki insanlara aynı anda hitap etmektedir.
7. Çok farklı konuları tevhid merkezinde birleştirmektedir.
8. Uzun vahiy sürecine rağmen temel mesajında bütünlük bulunmaktadır.
9. Tekrar tekrar okunmasına rağmen canlılığını korumaktadır.
10. Asırlar geçmesine rağmen temel insanlık meselelerine hitap etmektedir.
11. İnsanların kalp, ruh, akıl ve hayatlarında büyük değişimler meydana getirmiştir.
12. Geçmiş ve geleceğe ilişkin gayb haberleri içermektedir.
13. Hz. Muhammed’in (asm) hayatı Kur’ân’ın doğruluğunu desteklemektedir.
14. Kur’ân da Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini tasdik etmektedir.
15. Kâinatı parçalar hâlinde değil, tevhid içinde açıklamaktadır.
16. Allah, insan, dünya ve ahiret hakkındaki açıklamaları büyük bir sistem meydana getirmektedir.
Bediüzzaman Kur’ân’ı değerlendirirken tek bir mucize gösterip:
“İşte yalnız bunun için Allah kelâmıdır.”
demez.
Onun yöntemi daha kapsamlıdır.
Kur’ân’ın yüzlerce özelliğini bir araya getirir.
Bunların meydana getirdiği büyük bütüne bakar.
Bir insanın tek başına böyle bir kitabı ortaya koyabilmesi ihtimali değerlendirildiğinde; Kur’ân’ın belâgatı, mânâsı, kapsamı, tevhid bütünlüğü, gaybî haberleri, insanlık üzerindeki etkisi ve Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğiyle beraber düşünülür.
Böylece deliller birbirlerini destekler.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle Kur’ân:
“mu’cize-i bâki”
yani devam eden, kalıcı mucizedir.
Hz. Musa’nın asasını biz bugün doğrudan görmüyoruz.
Hz. İsa’nın ölüleri Allah’ın izniyle diriltmesini doğrudan görmedik.
Fakat Hz. Muhammed’in (asm) en büyük mucizesi olan Kur’ân bugün elimizdedir.
Okunabilir.
İncelenebilir.
Dili araştırılabilir.
Mânâları düşünülebilir.
Tarihî etkisi incelenebilir.
Meydan okuması değerlendirilebilir.
Bu nedenle Kur’ân geçmişte meydana gelip sona ermiş bir mucize değildir.
Her neslin karşısında duran bir mucizedir.
Bediüzzaman’ın “mu’cize-i bâki” ifadesinin önemli bir anlamı budur.
Bütün delilleri sade bir mantık zincirine dönüştürelim.
Kur’ân sıradan bir insan sözüdür.
Fakat özellikleri ve tarihî tesiri sıradan bir insan sözü olmadığını gösterir.
Hz. Muhammed’in (asm) kendi eseridir.
Fakat Peygamber’in hayatı, Kur’ân’ın onu dahi ikaz eden âyetleri, Kur’ân’ın meydan okuması ve vahyin bütün yapısı bu açıklamayla uyuşmaz.
Başka insanlardan öğrenmiştir.
Fakat Kur’ân’ın bütünlüğünü, özgün tevhid sistemini ve Hz. Peygamber’in hayat şartlarını düşündüğümüzde Risale-i Nur açısından bu açıklama da Kur’ân’ın mahiyetini açıklamaya yetmez.
Yani Hz. Muhammed’in (asm) kendi sözü değil;
Allah’ın ona vahyettiği kelâmıdır.
Risale-i Nur’a göre Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunun delili tek bir âyet, tek bir bilimsel işaret veya tek bir edebî özellik değildir.
Asıl delil, bütün bunların aynı kitapta birleşmesidir.
Kur’ân;
belâgatıyla mucizedir.
Mânâsının derinliğiyle mucizedir.
Câmiiyetiyle mucizedir.
Tevhid bütünlüğüyle mucizedir.
Gayb haberleriyle mucizedir.
İnsanları değiştiren tesiriyle mucizedir.
Her seviyedeki insana hitabıyla mucizedir.
Asırlara rağmen eskimemesiyle mucizedir.
Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğiyle tasdik edilmesi bakımından mucizedir.
Ve bütün bu özelliklerin birbirini bozmadan tek kitapta birleşmesi, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın i‘câzına dair ortaya koyduğu büyük delilin merkezidir.
Bu sebeple Bediüzzaman, Kur’ân’ı yalnız mucizelerden söz eden bir kitap olarak değil, bizzat kendisi mucize olan bir kitap olarak görür.
Kur’ân’ın meydan okuması hâlâ açıktır:
“De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini meydana getirmek için bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar onun benzerini meydana getiremezler.”
(İsrâ, 17/88)
Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâid görünür.”
Yani Kur’ân, Allah’ın kelâmı olduğuna dair delili yalnız dışarıdan bekleyen bir kitap değildir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.