- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan gece gökyüzüne baktığında milyarlarca yıldız, galaksi ve muazzam bir boşluk görür. Yeryüzüne baktığında ise dağlar, denizler, toprak, madenler, bitkiler, hayvanlar ve nihayet bütün bunları düşünüp anlamlandırabilen insan ile karşılaşır.
Kur’an-ı Kerîm, kâinata yalnızca “nasıl meydana geldi?” sorusuyla bakmaz. Daha derin sorular sorar:
Kim yarattı?
Niçin yarattı?
Hangi hikmetle yarattı?
Bu kadar varlık kime hizmet ediyor?
İnsan bu büyük sistemin neresinde duruyor?
Risale-i Nur'un dikkat çektiği temel noktalardan biri de budur: Kâinat manasız, sahipsiz ve gayesiz bir madde yığını değil; Allah'ın isimlerini gösteren büyük bir kitap, muhteşem bir saray ve meyvesi insan olan hikmetli bir ağaçtır.
Bu açıdan kâinatı şöyle tasavvur edebiliriz:
Kâinat → bir ağaçtır.
Unsurlar ve madenler → gövdesi ve temel maddeleridir.
Bitkiler → yapraklarıdır.
Hayvanlar → çiçekleridir.
İnsan → meyvesidir.
İnsanın kalbi, şuuru ve imanı → o meyvenin en kıymetli neticesidir.
Bir ağacın bütün sistemi sonunda meyveye yöneldiği gibi, Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında kâinatın çok geniş düzeni de insanın ortaya çıkmasına, yaşamasına, düşünmesine, Rabbini tanımasına ve kulluk etmesine hizmet eden şartları hazırlamaktadır.
Kur’an'ın yaratılış hakkındaki en temel ifadelerinden biri şudur:
“O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır.”
(Bakara, 2/117)
Ayetin Arapçasında geçen “Bedî‘”, örneksiz, modelsiz ve eşsiz biçimde yaratan manasını taşır.
Başka bir ayette:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
(Zümer, 39/62)
denilmektedir.
Dolayısıyla İslam inancına göre kâinatın temel açıklaması şudur:
Madde kendi kendisinin yaratıcısı değildir.
Tabiat yaratıcı değildir.
Kanunlar yaratıcı değildir.
Sebepler yaratıcı değildir.
Bütün sebepleri, maddeleri, kanunları ve neticeleri yaratan Allah'tır.
Kur’an'da son derece dikkat çekici bir ifade bulunmaktadır:
“İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi; biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan yarattık.”
(Enbiyâ, 21/30)
Modern kozmoloji de gözlenebilir evrenin geçmişte son derece sıcak ve yoğun bir durumda bulunduğunu ve evrenin genişlediğini ortaya koymaktadır.
Burada dikkatli olmak gerekir. Kur’an bir fizik veya astronomi ders kitabı değildir. Bu nedenle ayeti doğrudan modern Büyük Patlama (Big Bang) teorisinin teknik formülleriyle özdeşleştirmek doğru olmayabilir.
Fakat şu açıdan dikkat çekici bir uyum vardır:
Kur’an, kâinatın ezelden beri bugünkü biçimiyle bulunmadığını; göklerin ve yerin yaratılışının bir başlangıç ve düzenlenme sürecine sahip olduğunu bildirir.
Kur’an'da:
“Göğü kudretimizle biz bina ettik ve şüphesiz biz genişleticiyiz.”
(Zâriyât, 51/47)
buyrulur.
Modern astronominin en önemli keşiflerinden biri de evrenin genişlemekte olduğunun gözlemlenmesidir.
Galaksiler arasındaki büyük ölçekli uzaklıkların zamanla artması, modern kozmolojinin temel kabullerindendir.
Bu durum insana şu gerçeği düşündürür:
Kâinat durağan bir dekor değil; sürekli faaliyet içinde bulunan muazzam bir yaratılış sahnesidir.
Kur’an, yaratılışın boş ve anlamsız olmadığını özellikle bildirir:
“Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık.”
(Sâd, 38/27)
Başka bir ayette:
“Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
(Mü’minûn, 23/115)
buyrulur.
Demek ki Kur’an perspektifinde:
Yaratılışta abesiyet değil hikmet,
başıboşluk değil düzen,
manasızlık değil gaye,
tesadüf değil ölçü vardır.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur'un farklı yerlerinde kâinatı bir ağaç şeklinde tasvir eder.
Bu temsil son derece önemlidir.
Bir ağacı düşünelim.
Ağacın:
kökleri vardır,
gövdesi vardır,
dalları vardır,
yaprakları vardır,
çiçekleri vardır,
ve sonunda meyveleri vardır.
Ağacın bütün sistemi meyveye doğru çalışır.
Kökler topraktan su ve mineralleri alır.
Gövde bunları taşır.
Dallar dağıtır.
Yapraklar fotosentez yapar.
Çiçekler üremeyi hazırlar.
Sonunda meyve ortaya çıkar.
Dolayısıyla meyve ağacın sonunda meydana gelmesine rağmen, ağacın gayesi bakımından en önemli neticelerinden biridir.
Risale-i Nur bu hakikati kâinata uygular.
Önce cansız âlem vardır:
Toprak...
Su...
Hava...
Madenler...
Elementler...
Kayalar...
Dağlar...
Denizler...
Atmosfer...
Bunlar ilk bakışta cansız görünür.
Fakat hayatın kurulacağı büyük sistemin altyapısını oluştururlar.
İnsan bedenine baktığımızda da bunu görürüz.
Vücudumuzdaki:
karbon,
oksijen,
hidrojen,
azot,
kalsiyum,
fosfor,
demir,
magnezyum
gibi elementler tabiatta bulunan elementlerdir.
Demek ki insan kâinattan bağımsız değildir.
İnsan bedeninin maddesi kâinatın maddesinden alınmıştır.
Kur’an şöyle buyurur:
“Sizi topraktan yaratması O'nun ayetlerindendir.”
(Rûm, 30/20)
Bu nedenle kâinat ağacının maddi temellerini unsurlar, elementler, toprak ve madenler meydana getirir.
Cansız maddelerden sonra hayat sahnesinde bitkiler görülür.
Toprakta bulunan maddeler bitkilerin bünyesine girer.
Bir elma ağacını düşünelim.
Kökleri karanlık toprağa uzanır.
Topraktan su ve çeşitli mineralleri alır.
Yaprakları güneş ışığını kullanır.
Atmosferden karbondioksit alır.
Sonunda:
renkli, kokulu, tatlı ve besleyici bir elma meydana gelir.
Toprak tatsızdır.
Su renksizdir.
Güneş ışığının elma tadı yoktur.
Havanın elma kokusu yoktur.
Fakat bütün bu unsurlar belirli biyolojik süreçler içerisinde bir araya getirilerek elmaya dönüşür.
Risale-i Nur'un nazarıyla bakıldığında bitkiler, Rahmân ve Rezzâk isimlerinin canlı sofralarıdır.
Bitkilerin ortaya çıkmasıyla hayvan hayatının büyük gıda altyapısı hazırlanmış olur.
Otlar → otçullara,
meyveler → insanlara ve hayvanlara,
tohumlar → kuşlara,
çiçekler → arılara,
ormanlar → sayısız canlıya
hizmet eder.
Aynı zamanda bitkiler atmosferdeki karbon ve oksijen döngüsünün önemli parçalarıdır.
Burada çok büyük bir karşılıklı bağımlılık sistemi görülür.
Toprak bitkiye,
bitki hayvana,
hayvan başka canlılara,
bütün ekosistem ise insana kadar uzanan bir hizmet zincirine dönüşür.
Risale-i Nur perspektifindeki kâinat ağacı temsilini sürdürürsek, hayvanlar ağacın daha gelişmiş ve hareketli bir tabakasını meydana getirir.
Bitkide hayat vardır fakat hayvandaki:
duyu,
hareket,
görme,
işitme,
koku alma,
acı ve haz hissetme
gibi özellikler çok daha gelişmiştir.
Bir arı çiçeğe gider.
Nektar toplar.
Kovana döner.
Bal meydana gelir.
İnsan ise o balı yer.
Kur’an bal arısı hakkında özellikle şöyle buyurur:
“Rabbin bal arısına vahyetti...”
(Nahl, 16/68)
Devamında bal hakkında:
“Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki onda insanlar için şifa vardır.”
(Nahl, 16/69)
denilmektedir.
Dikkat edilirse netice yine insana bağlanmaktadır:
“İnsanlar için...”
Kâinat ağacında sıra insana geldiğinde çok önemli bir değişiklik meydana gelir.
Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildir.
İnsan:
yaşar,
görür,
işitir,
düşünür,
hatırlar,
hayal eder,
sorgular,
sever,
korkar,
şükreder,
ibadet eder,
kâinatı araştırır,
kendi varlığının anlamını sorar.
İşte bundan dolayı Risale-i Nur insanı kâinat ağacının en kıymetli meyvesi olarak değerlendirir.
Kur’an da insanın özel konumuna şöyle işaret eder:
“Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık... Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”
(İsrâ, 17/70)
Burada çok önemli bir Risale-i Nur mantığı bulunmaktadır.
Bir ağacın meyvesi en son ortaya çıkar.
Fakat ağacın sistemi baştan itibaren meyveyi hazırlamaktadır.
Örneğin bir elma ağacının:
kökü,
gövdesi,
dalları,
yaprakları,
çiçekleri
sonunda elmanın meydana gelmesine hizmet eder.
Bu açıdan:
Meyve yaratılış sıralamasında sondadır fakat gaye bakımından baştadır.
Aynı düşünce kâinata uygulandığında:
Kâinat önce hazırlanmış,
yıldızlar oluşmuş,
elementler meydana gelmiş,
gezegenler ortaya çıkmış,
Dünya hazırlanmış,
su sistemleri kurulmuş,
atmosfer oluşmuş,
bitkiler ve hayvanlar yaratılmış,
nihayetinde insan ortaya çıkmıştır.
İnsan kronolojik olarak çok sonra ortaya çıkmıştır.
Fakat Risale perspektifinde hikmet ve netice açısından kâinatın en önemli meyvelerinden biridir.
Modern astrofizik çok dikkat çekici bir gerçek ortaya koymuştur.
İnsan vücudunda bulunan karbon, oksijen, kalsiyum, demir gibi birçok ağır element, yıldızların içindeki nükleer süreçlerle bağlantılı kozmik bir geçmişe sahiptir.
Yani insanın bedenindeki atomların tarihi, Dünya'nın tarihinden bile daha eski süreçlere uzanmaktadır.
Bu açıdan insan gerçekten kâinatın maddelerinden yapılmış bir meyve gibidir.
Yıldızlardaki süreçler...
Elementler...
Gezegenler...
Dünya...
Su...
Toprak...
Bitkiler...
Hayvanlar...
İnsan...
Muazzam bir silsile ortaya çıkmaktadır.
İnsan yaşamak için çok sayıda şartın aynı anda mevcut olmasına muhtaçtır.
Dünya'da:
sıvı su vardır,
uygun bir atmosfer vardır,
Güneş'ten enerji gelir,
karbon kimyası vardır,
yerçekimi vardır,
manyetik alan vardır,
su döngüsü vardır,
karbon döngüsü vardır,
ekosistemler vardır.
Bu unsurların birleşmesi hayat için elverişli bir çevre meydana getirir.
Kur’an:
“O Allah ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı.”
(Bakara, 2/22)
buyurur.
Buradaki ifade çok anlamlıdır.
Dünya insan için adeta hazırlanmış bir ev şeklinde anlatılmaktadır.
Güneş yaklaşık 150 milyon kilometre uzaktadır.
Fakat ışığı Dünya'ya ulaşır.
Bitkiler bu enerjiyi kullanır.
Bitkiler gelişir.
Hayvanlar bitkilerle beslenir.
İnsan hem bitkilerden hem hayvanlardan faydalanır.
Güneş aynı zamanda:
iklimleri,
su döngüsünü,
rüzgâr sistemlerini,
fotosentezi,
ısı dengesini
etkileyen temel enerji kaynağıdır.
Kur’an şöyle buyurur:
“Güneşi ve Ay'ı sürekli hareket hâlinde sizin hizmetinize verdi.”
(İbrahim, 14/33)
Burada anahtar kelime:
ifadesidir.
Dünya'nın dönüşü gece ve gündüz ritmini meydana getirir.
Kur’an:
“Geceyi ve gündüzü sizin hizmetinize verdi.”
(Nahl, 16/12)
buyurur.
Gece:
dinlenmeye, uykuya ve bedenin yenilenmesine;
gündüz:
çalışmaya, görmeye, üretmeye ve hayat faaliyetlerine
uygun bir ortam meydana getirir.
Denizlerden su buharlaşır.
Bulutlar oluşur.
Atmosferik hareketlerle taşınır.
Yağmur yağar.
Toprak suyu alır.
Bitkiler yetişir.
Hayvanlar beslenir.
İnsan su içer ve gıda elde eder.
Kur’an bu sistemi tekrar tekrar insanın dikkatine sunar:
“Gökten su indirdi ve onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı.”
(Bakara, 2/22)
Dikkat edilirse yağmur yalnızca meteorolojik bir olay şeklinde değil, rızık sisteminin parçası olarak anlatılır.
Kur’an:
“Denizi sizin hizmetinize veren O'dur; ondan taze et yersiniz ve takındığınız süs eşyalarını çıkarırsınız...”
(Nahl, 16/14)
buyurur.
Deniz:
gıda sağlar,
su döngüsüne katılır,
iklimi düzenler,
ulaşıma imkân verir,
ekosistemleri barındırır.
Yine merkezde insanın faydalanması dikkatimize sunulur.
Kur’an hayvanların insan hayatındaki yerini de açıkça anlatır:
“Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma ve başka faydalar vardır; onlardan yersiniz.”
(Nahl, 16/5)
İnsan;
hayvanlardan gıda,
giyecek hammaddesi,
ulaşım,
tarım,
koruma
ve tarih boyunca daha birçok alanda faydalanmıştır.
Kur’an'daki en kapsamlı ayetlerden biri şudur:
“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yaratandır.”
(Bakara, 2/29)
Başka bir ayette:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından sizin hizmetinize verdi.”
(Câsiye, 45/13)
buyrulur.
Bu ayet Risale-i Nur'un kâinat ağacı ve insan meyvesi düşüncesinin Kur’anî temellerinden biri olarak düşünülebilir.
Çünkü insan tek başına yaşayamaz.
Güneşe muhtaçtır.
Havaya muhtaçtır.
Suya muhtaçtır.
Toprağa muhtaçtır.
Bitkilere muhtaçtır.
Hayvanlara muhtaçtır.
Atmosfere muhtaçtır.
Dünya'nın düzenine muhtaçtır.
İnsan küçüktür fakat ihtiyaçları bütün kâinata yayılmıştır.
Risale-i Nur'un insan anlayışındaki çok önemli noktalardan biri budur.
İnsan bedenen küçüktür.
Fakat ihtiyaçları çok geniştir.
Bir insanın yaşayabilmesi için Güneş'in ışığına kadar ihtiyacı vardır.
Güneş olmazsa fotosentez sistemi çöker.
Fotosentez olmazsa ekosistemlerin büyük bölümü çöker.
Su döngüsü bozulursa hayat büyük ölçüde çöker.
Atmosfer uygun olmazsa insan yaşayamaz.
Dolayısıyla küçücük insan:
Güneş'le,
atmosferle,
denizlerle,
toprakla,
bitkilerle,
hayvanlarla
bağlantılıdır.
Bu yüzden insan âdeta kâinatın merkezinde bulunan bir ihtiyaç düğümü gibidir.
Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir.
Bilimsel anlamda insanın Dünya'nın veya evrenin fiziksel merkezinde olduğu söylenemez.
Risale-i Nur perspektifindeki merkezilik daha çok:
mana,
muhataplık,
şuur,
istifade,
kulluk
ve yaratılışın hikmetlerini okuyabilme
bakımındandır.
İnsan Güneş'in merkezi değildir.
Fakat Güneş'in faydasını anlayabilen insandır.
İnsan yağmuru yaratmaz.
Fakat yağmurun rahmet olduğunu düşünebilir.
İnsan çiçeği yaratmaz.
Fakat onun güzelliğini görür.
İnsan balı yaratmaz.
Fakat tadını bilir ve şükredebilir.
İnsan yıldızları yaratmaz.
Fakat teleskop yapıp milyarlarca ışık yılı ötesini araştırabilir.
İşte insanın merkezi konumu coğrafi değil, şuur ve mana merkezli bir konumdur.
Risale-i Nur'daki diğer önemli temsil kitap temsilidir.
Kâinat büyük bir kitap gibidir.
Atomlar → harfler,
moleküller → kelimeler,
canlılar → cümleler,
ekosistemler → sayfalar,
Dünya → büyük bir bölüm,
kâinat → kitabın tamamı
gibi düşünülebilir.
Fakat kitabın manasının ortaya çıkması için okuyan bir şuur gerekir.
İşte insan burada ortaya çıkar.
İnsan:
bakıyor,
araştırıyor,
ölçüyor,
isimlendiriyor,
anlamlandırıyor.
Astronomi yapıyor.
Biyoloji yapıyor.
Kimya yapıyor.
Fizik yapıyor.
Tıp yapıyor.
Sonra daha büyük soruyu soruyor:
Risale-i Nur'un cevabı:
Bunlar Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını gösteren ayetlerdir.
Bir güzel sanat eseri sanatkârın maharetini gösterdiği gibi, Risale-i Nur'a göre kâinattaki varlıklar da Allah'ın isimlerini gösterir.
Bir canlıdaki hikmet:
Hakîm ismine,
ona verilen rızık:
Rezzâk ismine,
ona gösterilen merhamet:
Rahmân ve Rahîm isimlerine,
bedenindeki düzen:
Musavvir ismine,
hayat verilmesi:
Muhyî ismine,
güzelliği:
Cemîl ismine,
yaratılması:
Hâlık ismine
ayna olur.
Bu durumda kâinat ağacının en önemli meyvesi olan insanın vazifesi yalnızca yemek, içmek, çoğalmak ve ölmek değildir.
Asıl vazifesi:
Çünkü insanda çok kapsamlı kabiliyetler bulunmaktadır.
İnsan gözüyle güzelliği görür.
Kulağıyla sesi işitir.
Diliyle tatları ayırt eder.
Aklıyla sebepleri araştırır.
Kalbiyle sever.
Vicdanıyla merhamet eder.
Hafızasıyla geçmişi taşır.
Hayaliyle geleceği düşünür.
Şuuruyla kendi varlığını sorgular.
İmanıyla bütün bunların arkasındaki Yaratıcı'yı tanıyabilir.
Bu nedenle insan yalnızca biyolojik bir canlı değil, kâinatın manasını okuyabilecek bir muhataptır.
Burada Risale-i Nur'un kâinat ağacı benzetmesi daha da derinleşir.
Kâinat → ağaç.
İnsan → meyve.
Fakat insanın da bir neticesi vardır.
O da:
Yani insanın en yüksek gayesi Allah'ı tanımaktır.
Kur’an:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
buyurur.
İslam âlimleri bu kulluğun içinde Allah'ı tanıma ve bilme manasının da bulunduğunu açıklamışlardır.
Böylece silsile tamamlanır:
Kâinat → Dünya → hayat → insan → şuur → iman → marifetullah → ubudiyet.
Belki konunun en önemli sorusu budur.
Eğer:
Güneş insana hizmet ediyorsa,
yağmur insana hizmet ediyorsa,
toprak insana hizmet ediyorsa,
bitkiler insana hizmet ediyorsa,
hayvanlar insana hizmet ediyorsa,
Dünya insanın yaşamasına hazırlanmışsa,
şu soru ortaya çıkar:
Kur’an'ın cevabı:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
Öyleyse insan:
kâinatı tüketmek için değil,
kâinatı okumak için;
nimetleri sahiplenmek için değil,
nimetlerin sahibini tanımak için;
yalnızca dünyada yaşamak için değil,
ebedî hayata hazırlanmak için yaratılmıştır.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) öğretilerinde insan yeryüzünde sorumluluk taşıyan bir varlık olarak görülür.
Sahih hadislerde insanın elindeki nimetlerden hesaba çekileceği, bedeninin, ömrünün ve malının nasıl kullanıldığının sorulacağı bildirilir.
Bu bakımdan “kâinat insana hizmet ediyor” demek:
“İnsan istediği gibi tüketebilir.”
demek değildir.
Tam tersine:
Su nimetse israf edilmemelidir.
Hayvanlar nimetse zulmedilmemelidir.
Toprak nimetse tahrip edilmemelidir.
İnsan kendisini kâinatın sahibi değil, Allah'ın nimetlerinin emanetçisi olarak görmelidir.
Burada çok önemli bir denge vardır.
Kur’an insana birçok varlığın hizmet ettirildiğini söyler.
Fakat insan mutlak hâkim değildir.
Çünkü insan:
birkaç dakika havasız,
birkaç gün susuz,
uzun süre gıdasız
yaşayamaz.
Bu bakımdan insan son derece güçlü görünürken aynı zamanda son derece acizdir.
Risale-i Nur'un insan anlayışında bu iki özellik özellikle vurgulanır:
İnsan acizdir çünkü her şeyi yapamaz.
İnsan fakirdir çünkü sayısız şeye muhtaçtır.
Fakat tam da bu acizlik ve ihtiyaç, insanı Rabbine yönelten bir pencereye dönüşür.
Önümüzde yalnızca bir dilim ekmek bulunduğunu düşünelim.
O ekmeğin meydana gelmesi için:
Güneş gerekir.
Atmosfer gerekir.
Bulut gerekir.
Yağmur gerekir.
Toprak gerekir.
Mineraller gerekir.
Buğday gerekir.
Mikroorganizmalar gerekir.
Çiftçi gerekir.
Tarım sistemi gerekir.
Öğütme gerekir.
Fırın gerekir.
İnsan bedeni gerekir.
Sindirim sistemi gerekir.
Bütün bunları bir lokma ekmeğin arkasında düşündüğümüzde Risale-i Nur'un bakışı daha iyi anlaşılır:
İnsan ekmeği yerken aslında kâinatın büyük sisteminden faydalanmaktadır.
Elimize bir elma alalım.
Bu elmanın arkasında:
Güneş,
Dünya,
atmosfer,
su,
bulutlar,
yağmur,
toprak,
mineraller,
ağaç,
kökler,
yapraklar,
fotosentez,
tozlaşma
vardır.
Bir elmanın oluşması için bütün bu sistemlerin birlikte işlemesi gerekir.
Sonra elma insanın önüne gelir.
İnsan onu görür.
Kokusunu alır.
Tadını hisseder.
Vücudu onu sindirir.
Enerjiye dönüştürür.
Sonra insan:
der.
İşte Risale-i Nur perspektifinde kâinat ağacının gayelerinden biri burada görünür:
Kâinat → nimeti üretir.
İnsan → nimeti tanır.
Şuur → nimetin kıymetini anlar.
İman → nimeti Allah'a nispet eder.
Şükür → “Elhamdülillah” der.
Bütün konuyu büyük bir zincir hâlinde düşünürsek:
Allah kâinatı yaratır.
↓
Kâinatta yıldızlar ve elementler yaratılır.
↓
Dünya hayat için uygun hâle getirilir.
↓
Su, hava, toprak ve iklim sistemleri kurulur.
↓
Bitkiler yaratılır.
↓
Hayvanlar yaratılır.
↓
İnsan yaratılır.
↓
İnsana akıl, kalp, vicdan ve şuur verilir.
↓
İnsan kâinatı araştırır.
↓
Nimetleri fark eder.
↓
Sanattan Sanatkâr'a geçer.
↓
Allah'ı tanır.
↓
İman eder.
↓
Sever.
↓
Şükreder.
↓
İbadet eder.
İşte Risale-i Nur açısından kâinat ağacının en yüksek meyvesi burada ortaya çıkar.
Bu düşünceyi kısa bir formülle ifade edebiliriz:
Fakat bunun anlamı insanın bütün varlıkların tek yaratılış gayesi olduğu değildir. Kur’an'a göre bütün varlıkların Allah'ı tesbih eden, O'nun isimlerini gösteren ve kendilerine mahsus hikmetleri bulunan yönleri vardır:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”
(İsrâ, 17/44)
Dolayısıyla kâinat yalnızca insanın maddî tüketimine verilmiş bir depo değildir.
Her varlığın doğrudan Allah'a bakan bir kulluk ve tesbih yönü vardır.
İnsanın ayrıcalığı ise bunu şuurlu olarak okuyabilmesidir.
Bilim bize:
Yıldızların nasıl oluştuğunu,
yağmurun nasıl meydana geldiğini,
DNA'nın nasıl çalıştığını,
hücrelerin nasıl bölündüğünü,
fotosentezin nasıl gerçekleştiğini
araştırarak anlatır.
Fakat bilimsel yöntem kendi başına:
“Bütün varlığın nihai gayesi nedir?”
sorusuna deneysel bir cevap vermek üzere kurulmuş değildir.
Kur’an ve vahiy ise yaratılışın anlam ve gayesine yönelir.
Bu nedenle doğru anlaşıldıklarında bilim ile dinin soruları birbirini tamamlayabilir:
Bilim → mekanizmaları araştırır.
Kur’an → varlığın Allah'la ilişkisini ve gayesini öğretir.
Risale-i Nur → kâinatı okuyarak mekanizmadan manaya, eserden Müessir'e, sanattan Sanatkâr'a geçmeye çalışır.
Kâinat ağacı insana ulaştığında süreç tamamlanmış değildir.
Çünkü insan nimeti yiyip geçerse yalnızca maddî tarafından faydalanmış olur.
Asıl yüksek netice, nimetin arkasındaki rahmeti görmektir.
Bir bardak su içer:
“Elhamdülillah.”
der.
Bir meyve yer:
“Bunu bana Rezzâk olan Allah ikram etti.”
der.
Gökyüzüne bakar:
“Bu muazzam nizamın bir Hâlık'ı var.”
der.
Kendi bedenine bakar:
“Bu sistemi ben kurmadım.”
der.
Hayata bakar:
“Bu hayat bana verilmiş bir emanettir.”
der.
Böylece insan şükreden bir kul hâline gelir.
Kur’an, hadisler, Risale-i Nur'un tefekkür yöntemi ve modern bilimin ortaya koyduğu kâinat tablosu birlikte düşünüldüğünde insanın önünde muazzam bir manzara belirir.
Kâinatın maddesi hazırlanmıştır.
Yıldızlar yaratılmıştır.
Elementler meydana gelmiştir.
Dünya şekillenmiştir.
Su sistemi kurulmuştur.
Atmosfer hazırlanmıştır.
Toprak meydana gelmiştir.
Bitkiler yaratılmıştır.
Hayvanlar yaratılmıştır.
Ve insan ortaya çıkmıştır.
Bu büyük manzarayı Risale-i Nur'un kâinat ağacı temsiliyle özetlersek:
Unsurlar ve madenler → temel maddeleri ve gövdesi gibidir.
Bitkiler → yapraklarıdır.
Hayvanlar → çiçekleridir.
İnsan → en kıymetli meyvesidir.
Fakat insanın da bir meyvesi vardır:
İmanın da neticesi:
Marifetullahın neticesi:
Muhabbetullahın neticesi:
Böylece muazzam yaratılış zinciri:
Atomdan → insana,
maddeden → hayata,
hayattan → şuura,
şuurdan → imana,
imandan → marifetullaha,
marifetullahtan → muhabbete,
muhabbetten → kulluğa
doğru yükselir.
İnsan bu bakışla gökyüzüne baktığında artık yalnızca yıldızları görmez; kudreti görür.
Yağmura baktığında yalnızca su görmez; rahmeti görür.
Bir meyveye baktığında yalnızca gıda görmez; Rezzâk'ı hatırlar.
Kendi bedenine baktığında yalnızca hücrelerden meydana gelmiş bir organizma görmez; sanatı ve hikmeti okur.
Kâinata baktığında yalnızca maddeyi değil, manayı görür.
Ve nihayet insan şu büyük hakikate ulaşır:
Kâinat sahipsiz değildir.
Hayat gayesiz değildir.
İnsan başıboş değildir.
Nimetler tesadüfî değildir.
Kâinat okunması gereken büyük bir kitaptır.
İnsan ise bu kitabın şuurlu okuyucusu ve en kıymetli meyvelerinden biridir.
Bu yüzden insanın gerçek büyüklüğü, kâinatı kendisine hizmet ettirmesinde değil; kendisine hizmet ettirilen kâinatı okuyup Rabbini tanımasındadır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.