- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Îsâ Aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’de yüksek bir makamla zikredilen ulü’l-azm peygamberlerden biridir. Onun hayatı; Allah’ın sonsuz kudretini, sebeplerin yalnızca birer perde olduğunu, dünyanın geçiciliğini, ihlâsı, merhameti, tebliğde sabrı ve ahiret hayatının önemini gösteren çok büyük derslerle doludur.
Kur’ân, Hz. Îsâ’nın doğumundan mucizelerine, tebliğinden havârilerine, düşmanlarının ona karşı kurdukları tuzaklardan Allah tarafından yükseltilmesine kadar pek çok hadiseyi anlatır. Risale-i Nur ise özellikle Hz. Îsâ’nın mucizevî yaratılışı, mucizelerinin hikmeti ve âhirzamanda nüzûlü üzerinde dikkat çekici izahlar yapar.
Bu makalede Hz. Îsâ Aleyhisselâm’ın hayatını yalnızca tarihî bir kıssa olarak değil, bugünün insanına hitap eden iman, ahlâk, kulluk ve hayat dersleri açısından ele alacağız.
Hz. Îsâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem’in oğludur. Allah’ın seçkin peygamberlerinden ve ulü’l-azm resullerdendir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine Mesih, Îsâ ibn Meryem, Allah’ın kulu ve resulü gibi ifadelerle işaret edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Meryem oğlu Mesih Îsâ, ancak Allah’ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur.”
(Nisâ, 4/171)
Buradaki ifadeler İslâm akaidi açısından son derece önemlidir.
Hz. Îsâ:
Allah değildir.
Allah’ın oğlu değildir.
İlâhlık vasfına sahip değildir.
Allah’ın kulu ve peygamberidir.
Allah'ın izniyle büyük mucizeler göstermiştir.
Dolayısıyla İslâm, Hz. Îsâ’yı küçültmez; tam tersine onu Allah’ın büyük peygamberlerinden biri olarak yüceltir. Fakat bu yüceltmeyi tevhid sınırları içerisinde yapar.
Hz. Îsâ’nın hayatından söz ederken annesi Hz. Meryem’den başlamamak mümkün değildir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.”
(Âl-i İmrân, 3/42)
Hz. Meryem iffet, ibadet, teslimiyet ve Allah’a bağlılığın büyük örneklerinden biridir.
Burada çok önemli bir ders vardır:
Allah, büyük bir peygamberin annesi olacak Hz. Meryem’i mânen hazırlamıştır.
Bu bize şunu öğretir:
Allah'ın büyük nimetlerini isteyen insan, kendisini mânen hazırlamalıdır.
İlim istiyorsak çalışmalıyız.
Takva istiyorsak haramlardan sakınmalıyız.
Huzurlu bir aile istiyorsak önce kendi ahlâkımızı güzelleştirmeliyiz.
Allah'a yakın olmak istiyorsak kalbimizi günahlardan temizlemeye gayret etmeliyiz.
Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın en büyük mucizelerinden biri daha dünyaya gelmeden gerçekleşmiştir.
Allah onu babasız olarak yaratmıştır.
Hz. Meryem:
“Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?”
diye sorunca şöyle cevap verilmiştir:
“İşte böyledir; Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da oluverir.”
(Âl-i İmrân, 3/47)
İnsan alışkanlıkların esiri olabilir.
Bir çocuğun dünyaya gelmesi için normal şartlarda anne ve baba gerekir.
Fakat Allah sebeplere mahkûm değildir.
Sebepleri yaratan Allah’tır.
Allah:
Hz. Âdem’i anne ve babasız,
Hz. Havvâ’yı alışılmış insan doğumunun dışında,
Hz. Îsâ’yı babasız,
diğer insanları anne ve baba vasıtasıyla
yaratmıştır.
Kur’ân bu hakikati şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah katında Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.”
(Âl-i İmrân, 3/59)
Risale-i Nur'un temel tevhid derslerinden biri şudur:
Sebepler yaratıcı değildir.
Sebepler yalnızca İlâhî kudretin önündeki perdelerdir.
Tohum ağacı yaratamaz.
Su hayatı yaratamaz.
İlaç şifayı yaratamaz.
Anne-baba çocuğu yaratamaz.
Bütün bunlar Allah'ın koyduğu sebeplerdir.
Hakiki yaratıcı yalnızca Allah'tır.
Bir işin gerçekleşmesi bize imkânsız göründüğünde:
“Allah'ın kudretine göre bu zor değildir.”
diye düşünmeliyiz.
Fakat bu anlayış sebepleri terk etmek anlamına gelmez.
Mümin:
Sebebe başvurur, fakat neticeyi Allah'tan bilir.
Hz. Meryem, Hz. Îsâ’yı dünyaya getirdiğinde çok ağır bir toplumsal imtihanla karşılaştı.
Kavmi ona ağır ithamlarda bulundu.
Kur’ân şöyle anlatır:
“Ey Meryem! Gerçekten sen şaşılacak bir şey yaptın!”
(Meryem, 19/27)
Hz. Meryem kendisini savunmak yerine Allah’ın emrine uyarak bebeği işaret etti.
İnsanlar:
“Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?”
dediler.
Tam o anda Allah'ın büyük mucizesi meydana geldi.
Hz. Îsâ Aleyhisselâm beşikte konuşarak şöyle dedi:
“Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı.”
“Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı ve yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı emretti.”
“Beni anneme saygılı kıldı; beni zorba ve bedbaht yapmadı.”
(Meryem, 19/30-32)
Bu birkaç ayet, Hz. Îsâ'nın hayat programını adeta özetlemektedir.
İlk söylediği hakikat kulluktur.
Bu son derece manidardır.
Hz. Îsâ daha beşikte:
“Ben Allah’ın kuluyum.”
diyerek kendisinin ilâh olmadığını ilan etmektedir.
İnsanın en büyük makamı Allah'a kul olmaktır.
Mal, makam, şöhret ve güç insanın gerçek değerini belirlemez.
Gerçek şeref:
Allah'a kul olmaktır.
Hz. Îsâ:
“Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.”
buyurmuştur.
Mübarek insan yalnız kendisine faydalı olan insan değildir.
Bulunduğu yere:
iman,
ilim,
merhamet,
güzel ahlâk,
huzur,
yardım,
hayır
götüren insandır.
Ben girdiğim eve huzur mu götürüyorum, kavga mı?
Aileme yük mü oluyorum, destek mi?
İnsanların kusurlarını mı yayıyorum, iyiliklerini mi?
Bulunduğum yerde hayra mı vesile oluyorum?
Hz. Îsâ'nın bu sözü bize:
“Nerede bulunursan bulun, Allah'ın rızasına uygun bir hayrın vesilesi ol.”
dersini vermektedir.
Hz. Îsâ:
“Yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı emretti.”
(Meryem, 19/31)
buyurmaktadır.
Bu ayet namazın yalnız Hz. Muhammed ﷺ ümmetine mahsus bir ibadet olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
Namaz, farklı şekil ve hükümlerle önceki peygamberlerin şeriatlarında da bulunan temel kulluk vazifelerindendir.
İnsan yalnız bedenden ibaret değildir.
Beden:
yemek,
su,
uyku
ister.
Ruh ise:
iman,
dua,
zikir,
ibadet,
Allah'a yönelmek
ister.
Namaz ruhun mânevî gıdalarından biridir.
Risale-i Nur’da namaz, insanın yaratılış gayesiyle doğrudan ilişkilendirilir ve insanın aczini, fakrını ve kulluğunu Rabbine arz ettiği büyük bir ibadet olarak açıklanır.
Hz. Îsâ'nın beşikte söylediği önemli sözlerden biri:
“Beni anneme saygılı kıldı.”
(Meryem, 19/32)
ifadesidir.
Bu, anne hakkının büyüklüğünü göstermektedir.
Bir peygamberin özellikleri sayılırken:
peygamberlik,
namaz,
zekât
ile beraber anneye iyilik zikredilmektedir.
Anne-babamıza karşı:
sesimizi yükseltmemeli,
küçümseyici davranmamalı,
ihtiyaçlarıyla ilgilenmeli,
yaşlandıklarında sabırlı olmalı,
hayatta iseler hizmet etmeli,
vefat etmişlerse dua ve hayırla onları hatırlamalıyız.
Allah Teâlâ Hz. Îsâ’ya İncil’i vermiştir.
Kur’ân:
“Ardından Meryem oğlu Îsâ’yı, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içinde hidayet ve nur bulunan İncil’i verdik.”
(Mâide, 5/46)
buyurmaktadır.
Burada önemli bir esas vardır:
Peygamberlerin temel iman davaları birbirine rakip değildir.
Hepsinin temel mesajı tevhiddir:
Allah birdir. Yalnız O’na kulluk edilmelidir.
Allah, Hz. Îsâ Aleyhisselâm'a büyük mucizeler vermiştir.
Kur’ân bunlardan bazılarını şöyle bildirir:
“Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar, ona üflerim; Allah’ın izniyle kuş olur. Doğuştan körü ve alacalı hastayı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim...”
(Âl-i İmrân, 3/49)
Burada çok önemli bir ifade tekrar edilmektedir:
Hz. Îsâ:
“Ben kendi kudretimle yapıyorum.”
dememektedir.
Kur’ân özellikle:
بِإِذْنِ اللّٰهِ — Allah’ın izniyle
ifadesini vurgulamaktadır.
Çünkü mucize peygamberin bağımsız kudreti değildir.
Mucize:
Allah'ın kudretinin peygamberinin eliyle gösterdiği olağanüstü bir delildir.
Bediüzzaman Said Nursî, Yirminci Söz'ün İkinci Makamı'nda peygamber mucizelerinin yalnız geçmişte gerçekleşmiş harikalar olmadığını; aynı zamanda insanlığın ileride ulaşabileceği bazı ilmî ve teknolojik gelişmelere teşvik edici işaretler taşıdığını izah eder.
Hz. Îsâ'nın hastaları iyileştirmesi özellikle tıp ilmi açısından değerlendirilir.
Mana olarak:
Hz. Îsâ'nın mucizeleri insanlığa,
“Hastalıkların tedavisi konusunda ilerleyiniz; Allah'ın şifa hazinelerini araştırınız.”
şeklinde bir teşvik taşır.
Fakat insanlığın bilimsel yollarla gerçekleştirdiği tedavi ile peygamber mucizesini birbirine karıştırmamak gerekir.
Mucize doğrudan Allah'ın olağanüstü tasarrufudur.
Tıp ise Allah'ın yaratmış olduğu kanunları araştırarak tedavi yolları bulmaya çalışır.
Hz. Îsâ'nın şifa mucizeleri büyük bir tevhid dersi verir.
Doktor tedavi eder.
İlaç kullanılır.
Ameliyat yapılır.
Fakat şifayı yaratan Allah'tır.
Kur’ân'da Hz. İbrahim Aleyhisselâm'ın şu sözü de aynı hakikati ifade eder:
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
(Şuarâ, 26/80)
Mümin bu nedenle ne doktoru küçümser ne de doktoru yaratıcı gibi görür.
Doğru anlayış:
Doktor ve ilaç sebeptir; Şâfî-i Hakikî Allah’tır.
Hz. Îsâ'nın Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesi aynı zamanda haşrin mümkün olduğuna dair düşündürücü bir mucizedir.
Bir insan:
“Öldükten sonra insan nasıl dirilecek?”
diye sorabilir.
Kur’ân'ın cevabı açıktır:
İlk defa yaratan, tekrar yaratmaya da kadirdir.
Hz. Îsâ'nın mucizesinde ise Allah, kendi izniyle bir peygamberinin eli üzerinde diriltme mucizesini göstermiştir.
Bu bize şunu hatırlatır:
Ölüm yokluk değildir.
İnsan kabre girmekle tamamen kaybolmaz.
Dünya hayatından başka bir âleme geçer ve sonunda Allah'ın emriyle yeniden diriltilir.
Hz. Îsâ'nın asıl vazifesi mucize göstermek değil, insanları Allah'a çağırmaktı.
Kur’ân onun çağrısını şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.”
(Âl-i İmrân, 3/51)
Bu cümle bütün peygamberlik davasının özeti gibidir:
Demek ki Hz. Îsâ kendisini Rab olarak değil, Allah'ın kulu olarak tanıtmıştır.
Hz. Îsâ kavmindeki inkârı görünce:
“Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?”
diye sordu.
Havâriler:
“Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Şahit ol ki biz Müslümanlarız.”
(Âl-i İmrân, 3/52)
dediler.
Buradaki “Allah'ın yardımcıları” ifadesi elbette Allah'ın yardıma muhtaç olduğu anlamına gelmez.
Mana:
Allah'ın dinine hizmet edenler
demektir.
İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben Allah'ın dinine nasıl hizmet edebilirim?”
Herkes âlim olmak zorunda değildir.
Bir insan:
güzel ahlâkıyla,
ailesine verdiği iman terbiyesiyle,
doğru bilgiyi paylaşmasıyla,
ihtiyaç sahibine yardım etmesiyle,
Kur’ân öğrenmesi ve öğretmesiyle,
dürüst ticaretiyle,
mesleğini güzel yapmasıyla
Allah'ın rızasına hizmet edebilir.
Hz. Îsâ'nın başlangıçta büyük orduları yoktu.
Havârileri vardı.
Bu bize önemli bir hizmet prensibi öğretmektedir:
Hakikat her zaman kalabalıkla ölçülmez.
Bir insan:
“Beni kaç kişi takip ediyor?”
yerine:
“Yaptığım iş Allah'ın rızasına uygun mu?”
diye sormalıdır.
Risale-i Nur'daki ihlâs anlayışı açısından da asıl mesele insanların teveccühü değil, rıza-yı İlâhîdir.
Hz. Îsâ'nın peygamberlik mirasında merhamet önemli bir yere sahiptir.
Ancak merhamet:
Haktan taviz vermek değildir.
Gerçek merhamet insanın hem dünyasını hem ahiretini düşünmektir.
Bir insan yanlış yapıyorsa onu aşağılamak yerine uygun bir dille uyarmak gerekir.
Bugünün diliyle:
İnsanla mücadele etmek yerine yanlış fikirle mücadele etmek gerekir.
Bu yaklaşım Risale-i Nur'un müsbet hareket anlayışıyla da uyumludur.
Havâriler Hz. Îsâ'dan gökten bir sofra indirilmesini istemişlerdir.
Hz. Îsâ dua etmiştir:
“Ey Rabbimiz Allah! Bize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce gelenlerimiz ve sonradan geleceklerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun.”
(Mâide, 5/114)
Allah ise bu nimetten sonra inkârın sorumluluğunun çok ağır olacağını bildirmiştir.
Nimet arttıkça sorumluluk artar.
Bir insanın:
ilmi arttıkça,
serveti arttıkça,
makamı arttıkça,
sağlığı arttıkça,
imkânları arttıkça
şükrü ve sorumluluğu da artmalıdır.
Hz. Îsâ'nın tebliğinden rahatsız olan bazı kimseler onu ortadan kaldırmak istediler.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Onlar tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.”
(Âl-i İmrân, 3/54)
İnsan üzerine düşeni yapar.
Fakat son hüküm Allah'a aittir.
Bazen insanlar:
iftira atabilir,
tuzak kurabilir,
haksızlık yapabilir,
plan yapabilir.
Mümin ise meşru tedbirlerini aldıktan sonra Allah'a tevekkül eder.
Çünkü hiçbir plan Allah'ın ilmini ve kudretini aşamaz.
Kur’ân'ın bu konudaki ifadesi açıktır:
“Onu öldürmediler ve asmadılar; fakat onlara öyle gösterildi.”
(Nisâ, 4/157)
Ardından:
“Bilakis Allah onu kendisine yükseltti. Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir.”
(Nisâ, 4/158)
buyrulur.
İslâm inancına göre Hz. Îsâ düşmanları tarafından öldürülmemiştir.
Allah onu yükseltmiştir.
Ancak bu yükseltilmenin mahiyetinin bütün ayrıntıları konusunda Kur’ân'ın açıkça bildirmediği hususlarda kesin ve gereksiz tasvirlerden kaçınmak gerekir.
Bediüzzaman Said Nursî, Birinci Mektup'ta hayatın çeşitli tabakalarını anlatırken Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatına da temas eder.
Hz. Îsâ'nın bulunduğu hayat mertebesini dünya hayatının alışılmış şartlarıyla tamamen aynı kabul etmemek gerektiğini ifade eder.
Bu yaklaşım bize önemli bir ölçü verir:
Gaybî meseleleri yalnız dünyanın fizik şartlarına göre değerlendirmek doğru değildir.
Allah'ın kudreti bizim bildiğimiz hayat şartlarıyla sınırlı değildir.
Sahih hadislerde Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın âhirzamanda yeniden geleceği bildirilmiştir.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlu Îsâ’nın aranıza adaletli bir hakem olarak inmesi yakındır...”
(Buhârî ve Müslim)
Bu konu Ehl-i Sünnet geleneğinde kabul edilen âhirzaman meselelerinden biridir.
Ancak burada önemli bir ölçü vardır:
Vakti konusunda kesin tarih vermek doğru değildir.
Gaybın kesin bilgisi Allah'a aittir.
Bediüzzaman özellikle Beşinci Şuâ ve ilgili risalelerde, Hz. Îsâ'nın âhirzamandaki vazifesini değerlendirir.
Risale-i Nur'un dikkat çektiği önemli noktalardan biri, Hz. Îsâ'nın şahs-ı mânevîsi etrafında hakikî İsevîliğin hurafelerden arınarak İslâmiyet hakikatiyle yakınlaşması ve dinsizlik cereyanlarına karşı mücadele etmesi düşüncesidir.
Bu meselelerde sembolik, içtimaî ve şahs-ı mânevî boyutların bulunduğunu unutmamak gerekir.
Dolayısıyla Risale'deki âhirzaman izahlarını kesin tarih hesaplarına dönüştürmek yerine onların verdiği iman ve hizmet derslerini anlamak daha sağlıklıdır.
Sahih hadislerde Hz. Îsâ'nın nüzûlü Deccal fitnesinin sona ermesiyle ilişkilendirilmiştir.
Risale-i Nur ise Deccal ve Süfyan gibi âhirzaman meselelerini yalnızca şahıs boyutuyla değil, onların meydana getirdiği fikir, cereyan ve şahs-ı mânevî boyutlarıyla da değerlendirir.
Buradan alınacak asıl ders:
Müminin vazifesi sürekli âhirzaman tarihi hesaplamak değil;
imanını kuvvetlendirmek,
farzlarını yerine getirmek,
haramlardan sakınmak,
ailesini korumak,
doğru ilim öğrenmek,
fitnelerden uzak durmak,
Kur’ân'a sarılmak
olmalıdır.
Hz. Îsâ'nın hayatının başından sonuna kadar tekrar eden bir hakikat vardır:
Babasız doğması → Allah'ın kudreti.
Beşikte konuşması → Allah'ın kudreti.
Hastaları iyileştirmesi → Allah'ın izni.
Ölüleri diriltmesi → Allah'ın izni.
Düşmanlarının elinden kurtarılması → Allah'ın koruması.
Bütün hayatı adeta:
“Sebepleri aşın, Müsebbibü’l-Esbâb'ı görün.”
dersini vermektedir.
Risale-i Nur'un tevhid anlayışının merkezindeki derslerden biri de budur.
İnsan çok güçlü olduğunu düşünebilir.
Fakat:
Bir mikrop onu yatağa düşürebilir.
Bir damar tıkanabilir.
Bir kalp atışı durabilir.
Bir deprem bütün planlarını değiştirebilir.
İnsan son derece âcizdir.
Aynı zamanda:
havaya,
suya,
güneşe,
gıdaya,
sevgiye,
sağlığa,
güvenliğe
muhtaçtır.
Risale-i Nur bu iki hakikati acz ve fakr kavramlarıyla insanın Allah'a yönelişinin önemli yollarından biri olarak gösterir.
Hz. Îsâ'nın mucizeleri de insanın:
“Her şey benim kontrolümde.”
iddiasını kırar.
Hz. Îsâ'nın hayatı zühd ve dünya nimetlerini gaye edinmeme bakımından İslâmî gelenekte önemli bir örnek olarak anlatılmıştır.
Burada zühdü yanlış anlamamak gerekir.
Zühd:
Mal sahibi olmamak değildir.
Asıl zühd:
Malın kalbe sahip olmamasıdır.
İnsan zengin olabilir fakat Allah'ı unutmayabilir.
İnsan fakir olabilir fakat dünyaya aşırı bağlı olabilir.
Ölçü kalptir.
Risale-i Nur'un yaklaşımıyla dünya üç yüzlüdür. Allah'ın isimlerine ayna olması ve ahiretin tarlası olması yönleriyle sevilir; sırf nefsânî zevklerin merkezi olarak görülmesi ise insanı gaflete sürükleyebilir.
Hz. Îsâ insanları kendisine değil Allah'a çağırmıştır.
Gerçek peygamberlik yolu:
“Beni büyütün.”
değil,
“Allah'a kulluk edin.”
yoludur.
Bu nedenle hizmet eden bir insan kendisine şunu sormalıdır:
“İnsanların beni takdir etmesini mi istiyorum, Allah'ın razı olmasını mı?”
Risale-i Nur'un ihlâs düsturlarının temel ölçülerinden biri budur:
Amelde rıza-yı İlâhî esas olmalıdır.
Hz. Îsâ büyük mucizeler gösterdiği hâlde herkes iman etmedi.
Bu çok önemli bir gerçeği gösterir:
İman zorla meydana gelmez.
Peygamber mucize gösterir.
Hakikati anlatır.
Delilleri ortaya koyar.
Fakat insanın iradesi vardır.
Bu nedenle bir anne-baba çocuğuna nasihat ettiğinde hemen değişmesini beklememelidir.
Bir insan hakikati anlattığında herkesin hemen kabul etmesini beklememelidir.
Vazifemiz:
Doğruyu güzel şekilde anlatmak ve neticeyi Allah'a bırakmaktır.
Hz. Îsâ'nın mesajında merhamet vardır.
Fakat tevhid konusunda taviz yoktur.
Bu denge çok önemlidir:
Merhamet + hakikat.
Sadece sertlik insanları uzaklaştırabilir.
Fakat yanlış karşısında tamamen susmak da doğru değildir.
Mümin:
Kalbi merhametli, sözü hikmetli, ölçüsü hakikatli olmaya çalışmalıdır.
İnsan bazen olağanüstü hadiselerden etkilenir.
Fakat Hz. Îsâ'nın mucizelerinin asıl mesajı mucizenin kendisinden öteye geçmektedir.
Körü iyileştiren kim?
Allah.
Ölüye hayat veren kim?
Allah.
Hz. Îsâ'yı babasız yaratan kim?
Allah.
Onu düşmanlarından kurtaran kim?
Allah.
Dolayısıyla mucize:
Peygamberi ilâhlaştırmak için değil, peygamberin Allah tarafından gönderildiğini göstermek içindir.
Hz. Îsâ'nın hayatını bir tevhid cümlesiyle özetlemek mümkündür:
Doğumunda Allah'ın kudreti görülür.
Mucizelerinde Allah'ın kudreti görülür.
Tebliğinde Allah'ın birliği anlatılır.
Düşmanlarından kurtuluşunda Allah'ın koruması görülür.
Nüzûlünde yine Allah'ın takdiri görülecektir.
Dolayısıyla Hz. Îsâ kıssasının merkezinde:
vardır.
Hz. Meryem ve Hz. Îsâ kıssası aile hayatına da önemli dersler verir.
Çocuğun sadece bedenini değil ruhunu da yetiştirmek gerekir.
Anne-babaya hürmet kulluğun önemli parçalarındandır.
İnsanların dedikodusundan ziyade Allah'ın rızası esas alınmalıdır.
Çocuğun dünya geleceği kadar ahiret geleceği de düşünülmelidir.
Bugün anne-babalar:
“Çocuğum hangi mesleği kazanacak?”
diye düşündükleri kadar:
“Çocuğum nasıl imanlı, ahlâklı ve faydalı bir insan olacak?”
sorusunu da düşünmelidir.
Hz. Îsâ'nın hayatından gençlerin çıkarabileceği önemli derslerden biri:
Dünyayı hayatın tek amacı hâline getirmemektir.
Para kazanmak güzeldir.
Meslek sahibi olmak güzeldir.
Evlenmek güzeldir.
Ev sahibi olmak güzeldir.
Fakat bunların tamamı araçtır.
Asıl hedef:
Allah'ın rızasını kazanarak ebedî hayata hazırlanmaktır.
Risale-i Nur'un Gençlik Rehberi'ndeki temel uyarılarından biri de gençliğin geçici olduğu ve gençlik nimetinin ebedî hayatı kazanmak için değerlendirilmesi gerektiğidir.
Hz. Îsâ'nın hastaları iyileştirme mucizesi hastalara da ümit verir.
Fakat bu:
“Tedaviyi bırak, sadece dua et.”
anlamına gelmez.
İslâm'ın dengesi:
Tedavi + dua + tevekkül.
Doktora git.
İlacını kullan.
Tedbirini al.
Fakat kalben:
“Şifayı verecek olan Allah'tır.”
de.
Bu, Risale-i Nur'daki Hastalar Risalesi'nin genel yaklaşımıyla da uyumludur.
Hz. Îsâ'nın hayatından iman hizmetinde bulunan insanlara çok büyük bir ders çıkar:
Herkes seni anlamayabilir.
Herkes sana teşekkür etmeyebilir.
Herkes anlattığın hakikati kabul etmeyebilir.
Fakat niyetin Allah'ın rızası ise vazifene devam edersin.
Bu anlayış insanı:
ümitsizlikten,
şöhret arzusundan,
insanların alkışına bağımlılıktan,
başarısızlık korkusundan
kurtarır.
Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatından çıkan dersleri topluca şöyle özetleyebiliriz:
Allah'ın kudreti sebeplerle sınırlı değildir.
Sebepler yaratıcı değil, İlâhî kudretin perdeleridir.
İnsanın en büyük şerefi Allah'a kul olmaktır.
Tevhid bütün peygamberlerin ortak mesajıdır.
Mucizeleri yaratan peygamber değil Allah'tır.
Şifanın gerçek sahibi Allah'tır.
Tedavi sebeplerine başvurmak tevekküle aykırı değildir.
Namaz peygamberlerin yoludur.
Anneye iyilik büyük bir kulluk vazifesidir.
Bulunduğumuz yerde hayra vesile olmalıyız.
Az fakat ihlâslı insanlar büyük hizmetlere vesile olabilir.
Hakikat kalabalıkla ölçülmez.
Tebliğde merhamet ve hikmet gerekir.
Netice Allah'a bırakılmalıdır.
Nimet arttıkça sorumluluk artar.
Dünyayı gaye değil ahiretin tarlası olarak görmek gerekir.
Allah'ın rızası insanların alkışından değerlidir.
Ölüm yokluk değildir; diriliş Allah'ın kudretine kolaydır.
Âhirzaman haberleri korku ve tarih hesapları için değil, iman ve hazırlık için okunmalıdır.
Hz. Îsâ'nın bütün hayatının merkezindeki hakikat tevhiddir.
Risale-i Nur'un genel iman ölçüleriyle Hz. Îsâ'nın hayatına baktığımızda dört büyük hakikat öne çıkar:
Allah'ın kudreti sonsuzdur.
Babasız yaratmak Allah için zor değildir.
Şifa, hayat, ölüm ve yaratılışın hakiki sahibi yalnız Allah'tır.
Hz. Îsâ'nın ilk sözü:
“Ben Allah'ın kuluyum.”
olmuştur.
Ölülerin diriltilmesi mucizesi, yeniden diriliş hakikatini anlamamız için güçlü bir tefekkür vesilesidir.
Bunlara bir beşincisini eklemek mümkündür:
İnsanları kendimize değil Allah'a çağırmak.
Hz. Îsâ'yı sevmek yalnız onun hayatını bilmek değildir.
Onu örnek almak:
Allah'a kul olmaktır.
Tevhidi korumaktır.
Namaza sarılmaktır.
Anne-babaya iyilik etmektir.
Merhametli olmaktır.
Dünyayı putlaştırmamaktır.
İnsanlara faydalı olmaktır.
Hastalara ve muhtaçlara şefkat göstermektir.
Haksızlık karşısında hakikatten vazgeçmemektir.
Neticeyi Allah'a bırakmaktır.
Ve en önemlisi:
Mahlukta görünen güzellik ve kudret eserlerinden Hâlık'a ulaşmaktır.
Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatını anlatan yüzlerce sayfalık bir eserin özeti belki de onun beşikte söylediği şu cümlede bulunmaktadır:
إِنِّي عَبْدُ اللّٰهِ
“Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum.”
(Meryem, 19/30)
İnsanlığın en büyük problemi çoğu zaman kulluğunu unutmasıdır.
İnsan kendisini malik zanneder.
Gücünü kendinden bilir.
Başarısını kendinden bilir.
Malını kendisinin zanneder.
Hayatının tamamen kendi kontrolünde olduğunu düşünür.
Hz. Îsâ'nın hayatı ise bize şöyle seslenmektedir:
Sen kul olduğun için küçülmezsin.
Allah'a kul oldukça gerçek hürriyetini bulursun.
Çünkü Allah'a gerçek kul olan insan;
paranın kulu olmaz,
makamın kulu olmaz,
şöhretin kulu olmaz,
insanların alkışının kulu olmaz,
nefsinin ve heveslerinin esiri olmaz.
Hz. Îsâ'nın babasız yaratılması bize kudreti, mucizeleri tevhidi, hastalara şifası Şâfî ismini, ölüleri diriltmesi haşri, havârileri sadakati, düşmanları karşısındaki duruşu sabrı, dünyaya karşı tavrı zühdü, annesine iyiliği vefayı, âhirzamandaki vazifesi ise hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin devam ettiğini öğretmektedir.
Bu nedenle Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın kıssası geçmişte kalmış bir tarih değildir.
Her çağın insanına hitap eden canlı bir iman dersidir.
Ve o dersin merkezinde şu hakikat vardır:
Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın hayatından alınacak en büyük derslerden biri de budur:
Sebeplere müracaat et; fakat sebepleri yaratıcı zannetme.
İnsanlara merhamet et; fakat hakikatten taviz verme.
Dünyada çalış; fakat dünyayı ebedî zannetme.
İnsanların takdirini değil, Allah'ın rızasını ara.
Hastalığında tedavi ol; fakat şifayı Allah'tan bil.
Ölümden korkup ümitsizliğe düşme; çünkü seni ilk defa yaratan Allah yeniden diriltmeye de kadirdir.
Ve her hâlinde Hz. Îsâ'nın ilk sözünü hatırla:
“ŞÜPHESİZ BEN ALLAH’IN KULUYUM.”
Kur’ân-ı Kerîm: Meryem 19/16-36; Âl-i İmrân 3/42-59; Nisâ 4/157-171; Mâide 5/46, 110-120; Saf 61/6, 14.
Sahih hadis kaynakları: Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'in Hz. Îsâ Aleyhisselâm'ın nüzûlü ve âhirzaman hadisleri.
Risale-i Nur: Başta Sözler/Yirminci Söz olmak üzere peygamber mucizelerinin hikmetleri; Mektubat/Birinci Mektupta hayat tabakaları ve Hz. Îsâ'nın hayat mertebesi; Şualar/Beşinci Şuâ ve ilgili bahislerde Hz. Îsâ'nın nüzûlü, âhirzaman hadisleri ve İsevîliğin şahs-ı mânevîsi hakkındaki izahlar.
Önemli ilmî ölçü: Hz. Îsâ Aleyhisselâm hakkında Kur’ân'ın açık hükümleri ile sahih hadislerin bildirdiği esasları merkezde tutmak; zayıf rivayetlerde, İsrailiyat kaynaklı ayrıntılarda ve âhirzamana ilişkin kesin tarih iddialarında ihtiyatlı olmak gerekir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.