- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Nuh aleyhisselâmın kıssası yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir tufanın hikâyesi değildir. İman ile inkârın, sabır ile ümitsizliğin, tebliğ ile inatçılığın, Allah’a teslimiyet ile dünyevî sebeplere güvenmenin karşı karşıya geldiği büyük bir insanlık dersidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nuh’un hayatına geniş yer verilmiş, hatta Nûh Suresi bütünüyle onun tebliğ mücadelesinin temel esaslarını anlatmıştır.
Hz. Nuh’un hayatından çıkan en büyük derslerden biri şudur:
Bir müminin vazifesi neticeyi meydana getirmek değil, Allah’ın emrettiği şekilde doğru yolda çalışmaktır. Hidayeti veren Allah’tır.
Bu hakikat, Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan “vazife-i İlâhiyeye karışmamak, kendi vazifesini yapmak” ölçüsüyle de son derece uyumludur.
Hz. Nuh aleyhisselâm, Kur’ân’da adı çokça geçen büyük peygamberlerden biridir.
Kur’ân onu Allah’ın seçtiği kullar arasında zikreder:
“Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemlere üstün kıldı.”
(Âl-i İmrân, 3/33)
Hz. Nuh, özellikle şirk ve putperestliğin toplumda yaygınlaştığı bir dönemde insanları yeniden tevhide, yani yalnız Allah’a kulluğa çağırmıştır.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur.’”
(A‘râf, 7/59)
Onun mücadelesinin merkezinde şu hakikat vardır:
Dolayısıyla Hz. Nuh kıssasının özü tufandan önce tevhiddir.
Kur’ân, Hz. Nuh’un kavminin bazı putlarının isimlerini de bildirir:
“Dediler ki: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele Vedd’den, Süvâ’dan, Yeğûs’tan, Yeûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!’”
(Nûh, 71/23)
Sahih hadis kaynaklarında İbn Abbas’tan nakledilen açıklamaya göre bunlar başlangıçta toplumdaki bazı salih kişilerin isimleriydi. Onların ölümünden sonra hatıralarını yaşatmak amacıyla tasvirleri yapıldı; nesiller geçtikçe bu hatıra putlaştırıldı ve sonunda ibadet konusu hâline geldi.
Burada çok önemli bir ders vardır:
Bazen aşırı yüceltme, kutsallaştırma ve Allah’a ait özellikleri mahlûklara verme yoluyla gelişebilir.
Mümin insan peygamberleri, âlimleri ve salih kulları sever; fakat kulluğu yalnız Allah’a tahsis eder.
Hz. Nuh’un mesajı son derece açıktı:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”
(Hûd, 11/26)
Bu, bütün peygamberlerin ortak mesajıdır.
İnsan;
malın,
makamın,
şöhretin,
nefsinin,
insanların,
modanın,
ideolojilerin
kulu hâline gelmemelidir.
Risale-i Nur’un iman anlayışında da insanın gerçek hürriyeti Allah’a kulluktadır. Çünkü insan Allah’a kul olmazsa sayısız korkunun, arzunun, insanın ve sebebin manevî kölesi hâline gelebilir.
Hz. Nuh’un hayatındaki en çarpıcı ifadelerden biri Ankebût Suresi’ndedir:
“Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. O, onların arasında bin yıldan elli yıl eksik kaldı.”
(Ankebût, 29/14)
Yani Kur’ân’ın açık ifadesiyle Hz. Nuh kavmi arasında 950 yıl kaldı.
Bu süre bize olağanüstü bir sabır örneği gösterir.
Düşünelim:
Bir insan bir kişiye birkaç defa nasihat eder, dinlenmeyince yorulabilir.
Bir öğretmen öğrencisinden sonuç alamayınca üzülebilir.
Bir anne veya baba çocuğuna defalarca söylediği hâlde değişiklik göremeyince ümitsizliğe kapılabilir.
Hz. Nuh ise yıllarca değil, asırlara yayılan bir tebliğ mücadelesi yürüttü.
Hz. Nuh şöyle anlatır:
“Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz davet ettim.”
(Nûh, 71/5)
Ardından:
“Sonra gerçekten ben onları açıkça davet ettim.”
“Sonra onlara açıkça söyledim, gizli gizli de konuştum.”
(Nûh, 71/8-9)
Burada muhteşem bir tebliğ yöntemi vardır.
Hz. Nuh;
gece çağırdı, gündüz çağırdı, açıkça anlattı, özel olarak anlattı.
Demek ki hakikati anlatırken insanların durumlarına göre uygun yöntem kullanılabilir.
Bazı insan topluluk içerisinde yapılan konuşmadan etkilenir.
Bazısı özel konuşmayı tercih eder.
Bazısı delil ister.
Bazısı güzel ahlâktan etkilenir.
Bazısı uzun zamanda hakikati kabul eder.
Hz. Nuh şöyle şikâyet eder:
“Ben onları bağışlaman için her davet ettiğimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direttiler ve büyük bir kibir gösterdiler.”
(Nûh, 71/7)
Bu ayette hakikate karşı insanın dört tavrı görülür:
Duymamak → Görmemek → İnat etmek → Kibirlenmek.
İnsan bazen bir hakikati delil olmadığı için değil, kabul etmek istemediği için reddedebilir.
Bu nedenle iman meselesinde yalnız akıl değil, kalp ve irade de önemlidir.
Hz. Nuh’a karşı çıkanların önemli bir kısmı toplumun ileri gelenleriydi.
Onlar Hz. Nuh’un etrafındaki fakir ve zayıf insanları küçümsüyorlardı:
“Sana, bizim en aşağı tabakamızdan olanların düşünmeden uyduklarını görüyoruz.”
(Hûd, 11/27)
Bu tavır tarih boyunca tekrar etmiştir.
İnsan;
“Ben daha zenginim.”
“Ben daha eğitimliyim.”
“Ben daha güçlüyüm.”
“Benim makamım daha yüksek.”
diyerek hakikati küçümseyebilir.
Oysa Allah katındaki değer ölçüsü servet veya makam değildir.
Kur’ân’ın genel ölçüsü:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Hz. Nuh kavmine şöyle der:
“Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır.”
Ardından:
“Üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin.”
“Sizi mallarla ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar meydana getirsin.”
(Nûh, 71/10-12)
Burada istiğfarın yalnız ahiret için değil, dünya hayatındaki bereketlerle de bağlantısı gösterilmektedir.
Fakat bunu:
“Şu kadar istiğfar edersem kesin şu kadar para kazanırım.”
şeklinde mekanik bir formüle dönüştürmek doğru değildir.
Asıl istiğfar:
Günahı fark etmek + pişman olmak + Allah’a yönelmek + günahı terk etmeye çalışmak + Allah’tan bağışlanma dilemektir.
Hz. Nuh kavmine gökleri ve yaratılışı gösterir:
“Görmediniz mi Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?”
“Onların içinde Ay’ı bir nur, Güneş’i de bir kandil yapmıştır.”
(Nûh, 71/15-16)
Ardından insanın yaratılışına dikkat çeker.
Buradaki yöntem Risale-i Nur’un sık kullandığı kâinattan Allah’ın isim ve sıfatlarına ulaşma yöntemine çok yakındır.
Bir eser varsa ustasını düşündürür.
Bir kitap varsa yazarını gösterir.
Bir sanat varsa sanatkârını bildirir.
Öyleyse:
Risale-i Nur’un tabiriyle kâinattaki varlıklar “mânâ-yı harfî” ile okunmalıdır; yani yalnız kendileri hesabına değil, onları yaratan Allah’ı gösteren işaretler olarak değerlendirilmelidir.
Allah Hz. Nuh’a vahyetti:
“Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap.”
(Hûd, 11/37)
Burada çok önemli bir tevekkül dersi vardır.
Allah dileseydi Hz. Nuh’u hiçbir gemiye ihtiyaç bırakmadan kurtarabilirdi.
Fakat ona:
buyurdu.
Demek ki tevekkül:
Tedbiri terk etmek değildir.
Gerçek tevekkül:
Hasta doktora gider fakat şifayı Allah’tan bilir.
Çiftçi tarlayı sürer fakat mahsulü Allah’tan bilir.
Öğrenci çalışır fakat başarıyı Allah’ın ihsanı bilir.
İnsan geçimini kazanmak için çalışır fakat rızkın hakiki sahibinin Allah olduğunu bilir.
Kur’ân bildirir:
“Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı.”
(Hûd, 11/38)
Hz. Nuh buna rağmen gemiyi yapmaya devam etti.
Bugün de bir insan;
namaz kıldığı,
haramdan kaçındığı,
iffetini koruduğu,
dürüst davrandığı,
faizden sakındığı,
Allah’ın emirlerine uymaya çalıştığı
için küçümsenebilir.
Mümin ölçüsünü insanların alkışından değil, Allah’ın rızasından almaya çalışmalıdır.
Allah’ın emri geldiğinde tufan başladı.
Kur’ân şöyle tasvir eder:
“Biz de göğün kapılarını boşanan bir su ile açtık.”
“Yeryüzünü de kaynaklar hâlinde fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.”
(Kamer, 54/11-12)
Hz. Nuh ve beraberindeki müminler gemiye bindiler.
Kur’ân:
“Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasında götürüyordu.”
(Hûd, 11/42)
buyurur.
Bu sahne insanın kendi aczini anlaması bakımından çok düşündürücüdür.
İnsan teknolojisine, servetine ve gücüne güvenebilir.
Fakat tabiatın büyük hadiseleri karşısında ne kadar zayıf olduğunu zaman zaman görür.
Risale-i Nur’un üzerinde durduğu acz ve fakr hakikati burada açıkça görülmektedir.
İnsan sonsuz ihtiyaç sahibidir fakat kudreti sınırlıdır.
Bu durum insanı:
Tufanın en ibretli hadiselerinden biri Hz. Nuh’un oğluyla yaşadığı konuşmadır.
Hz. Nuh oğluna seslendi:
“Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
(Hûd, 11/42)
Oğlu ise:
“Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.”
dedi.
Hz. Nuh:
“Bugün Allah’ın emrinden, merhamet ettiğinden başkasını koruyacak hiçbir şey yoktur.”
dedi.
Sonra:
“Aralarına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu.”
(Hûd, 11/43)
Hz. Nuh’un oğlunun:
sözü yalnız tarihî bir cümle değildir.
İnsan bugün de manen şöyle diyebilir:
“Param beni kurtarır.”
“Makamım beni kurtarır.”
“Bilim her problemi çözer.”
“Gücüm bana yeter.”
“Kimseye ihtiyacım yok.”
İslam sebepleri reddetmez. Bilakis ilim öğrenmeyi, çalışmayı ve tedbir almayı teşvik eder.
Fakat sebepleri ilahlaştırmayı reddeder.
Dağ da Allah’ın yaratmasıdır.
Gemi de Allah’ın yaratmasıdır.
Su da Allah’ın yaratmasıdır.
Kurtuluş da Allah’ın izniyledir.
Hz. Nuh Rabbine oğlunu sorduğunda Allah şöyle buyurdu:
“Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı salih olmayan bir iştir.”
(Hûd, 11/46)
Buradaki maksat biyolojik nesebi inkâr etmek değildir. Ayetin bağlamında kurtuluş vaadine dâhil olan iman ailesi açısından değerlendirme vardır.
Bu son derece önemli bir derstir:
Bir insanın babasının âlim olması onu otomatik olarak salih yapmaz.
Peygamber ailesinden olmak bile imansızlık hâlinde kurtuluş garantisi değildir.
Kur’ân başka bir yerde Hz. Nuh’un hanımını da ibret olarak zikreder:
“Allah, inkâr edenlere Nuh’un karısı ile Lût’un karısını örnek verdi.”
(Tahrîm, 66/10)
Buradaki “ihanet”, sahih tefsir geleneğinde ahlâksızlık veya zina şeklinde anlaşılmaz; dinde ve iman konusunda peygamberlerine karşı çıkmaları anlamındadır.
Böylece çok önemli bir hakikat ortaya çıkar:
Peygamber aynı evde yaşadığı insanın bile kalbine imanı zorla koyamaz.
Çünkü:
Hz. Nuh oğlunun kurtulmasını istedi.
Bu bize anne-babaların çocuklarının yalnız:
okulunu, mesleğini, parasını, evini, geleceğini
değil;
imanını, ahlâkını, namazını ve ahiretini
de düşünmesi gerektiğini hatırlatır.
Çocuğuna yalnız dünya hayatını hazırlayıp ahiretini unutan ebeveyn büyük bir eksiklik bırakmış olur.
Çünkü dünya hayatı sınırlıdır.
Ahiret ise ebedîdir.
Hz. Nuh yüzlerce yıl tebliğ etti.
Fakat Kur’ân:
“Onunla beraber ancak pek az kimse iman etmişti.”
(Hûd, 11/40)
buyurur.
Bu bize çok önemli bir ölçü öğretir.
Bir peygamberin değeri kendisine kaç kişinin iman ettiğiyle ölçülemez.
Çünkü onun vazifesi:
Tebliğ etmektir.
Hidayet ise Allah’ın elindedir.
Aynı şekilde anne-baba çocuğuna güzel örnek olur, öğretir, dua eder ve nasihat eder.
Fakat kalbe imanı yerleştiren Allah’tır.
Risale-i Nur’da önemli bir hizmet ölçüsü vardır:
Hz. Nuh bunun peygamberler tarihindeki en güçlü örneklerinden biridir.
950 yıllık tebliğ karşılığında az sayıda insan iman etmiş olabilir.
Fakat Hz. Nuh:
Çünkü başarı rakam değildir.
Başarı Allah’ın emrine sadakattir.
Bu anlayış insanı iki büyük hastalıktan korur:
Ümitsizlikten ve gururdan.
Netice az olduğunda:
“Ben başarısızım.”
demez.
Netice büyük olduğunda:
“Ben yaptım.”
demez.
Şöyle düşünür:
Tarihî olarak Nuh’un gemisi gerçek bir kurtuluş vasıtasıdır.
Bunun yanında kıssadan manevî bir temsil de çıkarılabilir.
Günahları, fitneleri, inkâr cereyanlarını ve insanı Allah’tan uzaklaştıran akımları hatırlatabilir.
İmanı, Kur’ân’a bağlılığı, peygamberlerin yolunu ve Allah’ın emirlerine itaati düşündürebilir.
İnsanın kendi gücüne ve dünyevî sebeplere aşırı güvenmesini temsil edebilir.
Allah’ın gösterdiği kurtuluş yoluna teslim olmayı hatırlatabilir.
Ancak bu benzetmeler ayetlerin doğrudan tefsiri değil, kıssadan çıkarılabilecek manevî derslerdir.
Hz. Nuh gemiye binerken şöyle dedi:
“Binin ona! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
(Hûd, 11/41)
Ne muhteşem bir teslimiyet!
Gemi var.
Tedbir alınmış.
Hazırlık yapılmış.
Fakat Hz. Nuh:
“Bu gemi bizi kurtaracak.”
demiyor.
diyor.
İşte sebepler ile tevekkül arasındaki denge budur.
Risale-i Nur’un Birinci Söz’ünde Besmele insanın Allah hesabına hareket etmesinin büyük bir anahtarı olarak anlatılır.
Hz. Nuh’un gemisindeki:
ifadesi de insanın yolculuğunu Allah’ın adıyla yapmasını öğretir.
Aslında insanın bütün dünya hayatı bir yolculuktur.
Doğum limanından çıkarız.
Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık denizlerinden geçeriz.
Sonunda ölüm sahiline ulaşırız.
Bu yolculukta mümin:
Allah buyurdu:
“Ey yeryüzü! Suyunu yut! Ey gök! Sen de suyunu tut!”
Ardından:
“Su çekildi, hüküm yerine getirildi ve gemi Cûdî üzerine oturdu.”
(Hûd, 11/44)
Bu ayet Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak hâkimiyetini gösterir.
Tufanı başlatan sebepler kendi başlarına hareket etmediği gibi, tufanın sona ermesi de tesadüf değildir.
Risale-i Nur perspektifiyle bakıldığında tabiat kanunları bağımsız yaratıcı güçler değil, Allah’ın kudretinin kâinatta düzenli şekilde tecelli etmesinin isimleridir.
Kur’ân’ın temel maksadı tufanın jeolojik sınırlarını öğretmek değil, imanî ve ahlâkî derslerini bildirmektir.
İslam âlimleri arasında tufanın bütün yeryüzünü kapladığını savunan yorumlar bulunduğu gibi, Hz. Nuh’un kavminin yaşadığı bölgeyi kapsayan büyük bir tufan olduğu yönünde değerlendirmeler de yapılmıştır.
Kur’ân’ın kesin olarak bildirdiği temel hakikat şudur:
Hz. Nuh’un kavmi inkâr ve zulümleri sebebiyle tufanla cezalandırılmış, Hz. Nuh ve beraberindeki müminler Allah’ın emriyle kurtarılmıştır.
Kur’ân’ın kesin ifade etmediği ayrıntıları iman esası hâline getirmemek daha ihtiyatlıdır.
Hz. Nuh’un Kur’ân’da geçen güzel dualarından biri şöyledir:
“Rabbim! Beni, anne-babamı, mümin olarak evime gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla.”
(Nûh, 71/28)
Bu dua bize yalnız kendimiz için değil;
anne-babamız, ailemiz ve bütün müminler için
dua etmeyi öğretmektedir.
Hz. Nuh’un hayatını bugünkü hayatımıza taşıdığımızda şu temel dersler ortaya çıkar:
Tevhid hayatın merkezidir. İnsan yalnız Allah’a kulluk etmelidir.
Sabır, netice geciktiğinde vazgeçmemektir. Hz. Nuh’un uzun tebliğ hayatı bunun büyük örneğidir.
Hidayet Allah’tandır. İnsan anlatır fakat kalpleri zorla değiştiremez.
Tebliğde yöntem çeşitliliği vardır. Gece-gündüz, gizli-açık farklı yollar denenebilir.
Kibir insanı hakikatten uzaklaştırabilir.
Fakirlik Allah katında değersizlik değildir.
İstiğfar hayatın büyük manevî anahtarlarındandır.
Kâinat Allah’ı tanıtan büyük bir tefekkür kitabıdır.
Tevekkül sebepleri terk etmek değildir. Hz. Nuh gemiyi yaptı.
Sebepler kurtarıcı değildir. Hz. Nuh’un oğlu dağa güvenmişti.
İnsanların alayı hakikati değiştirmez.
Soy ve aile bağı tek başına kurtuluş sağlamaz.
Anne-baba çocuklarının ahiretini de düşünmelidir.
Mümin vazifesini yapıp neticeyi Allah’a bırakmalıdır.
Gerçek emniyet Allah’a teslimiyettedir.
Bugünün insanının tufanı sudan olmak zorunda değildir.
İnsanı kuşatan;
inkâr, günah, haram, bağımlılıklar, aşırı tüketim, şehvet, kibir, gösteriş, dünyevîleşme ve manevî boşluk
birer manevî tufana dönüşebilir.
Böyle bir zamanda mümin için kurtuluşun temel unsurları:
sağlam iman, Kur’ân, sünnet, namaz, dua, istiğfar, helâl hayat, güzel ahlâk, salih çevre ve Allah’a tevekküldür.
Fakat yine belirtelim: “Nuh’un gemisi = şu kitap veya şu topluluk” şeklinde mutlak ve dışlayıcı bir özdeşlik kurmak yerine, bunu bir ibret ve temsil olarak anlamak daha sağlıklıdır.
Hz. Nuh kıssası Risale-i Nur’un önemli manevî esasları olan acz, fakr, şefkat ve tefekkür penceresinden de okunabilir.
İnsan tufanı durduramaz.
İnsan kurtuluşa, rahmete ve Allah’ın yardımına muhtaçtır.
Hz. Nuh son ana kadar oğlunu kurtarmak istemiştir:
Hz. Nuh insanları göklere, Ay’a, Güneş’e, yeryüzüne ve insanın yaratılışına bakmaya çağırmıştır.
Böylece insan:
Hz. Nuh’un oğluyla ilgili sahne bize çok güçlü bir hakikat düşündürür.
Hakikati bilmek başka,
ona teslim olmak başkadır.
Peygamberi tanımak başka,
peygamberin çağrısına uymak başkadır.
Gemiyi görmek başka,
Bugünkü insan da dini yalnız kültürel bir kimlik olarak taşımakla yetinmemelidir.
İman;
hayata, ahlâka, ibadete, kazanca, aile hayatına ve insan ilişkilerine
yansımalıdır.
Hz. Nuh aleyhisselâmın kıssasını tek cümlede özetlemek gerekirse:
Hz. Nuh’un hayatı bize gösteriyor ki:
950 yıl çalışıp az netice görmek başarısızlık değildir.
Allah için yapılan hiçbir gayret boşa gitmez.
İnsanların seni dinlememesi hakikati değiştirmez.
İnsanların seninle alay etmesi seni Allah katında değersiz yapmaz.
Ailenin salih olması seni otomatik kurtarmaz.
Malın ve makamın sana mutlak emniyet sağlayamaz.
Dağ kurtaramaz.
Gemi kendi başına kurtaramaz.
Fakat Allah kuluna gemiyi yapmasını emreder.
İşte İslam’ın tevekkül anlayışı burada birleşir:
Hz. Nuh gemiyi yaparken insanlar gülüyordu.
Fakat sonunda kimin haklı olduğu tufan geldiğinde ortaya çıktı.
Bu nedenle mümin, dünyanın geçici alkışından çok Allah’ın ebedî rızasını aramalıdır.
Allah’ım!
Bize Hz. Nuh aleyhisselâmın sabrından nasip eyle.
Hak karşısında kibirlenmekten bizi muhafaza eyle.
İmanımızı dünyanın geçici menfaatlerine feda etmekten koru.
Sebeplere başvurmayı fakat yalnız Sana tevekkül etmeyi öğret.
Bizi günahların ve fitnelerin manevî tufanlarından muhafaza eyle.
Evlatlarımızı, ailelerimizi ve sevdiklerimizi iman üzere yaşat.
Bize hakkı hak bilip ona uymayı, batılı batıl bilip ondan sakınmayı nasip eyle.
Hz. Nuh’un duasında olduğu gibi:
Rabbimiz! Bizi, anne-babalarımızı, mümin erkekleri ve mümin kadınları mağfiret eyle.
Kalplerimizi Kur’ân’ın nuruyla nurlandır.
Son nefesimize kadar iman, istikamet, ihlâs ve sabır üzere yaşamayı nasip eyle.
Âmin.
Hz. Nuh’un gemisi bize şu dersi verir: Sebebi hazırla fakat sebebe değil Allah’a güven. Hakikati anlat fakat hidayeti Allah’tan bil. Netice gecikirse ümitsiz olma. İnsanlar alay etse de istikametten ayrılma. Çünkü kulun vazifesi sadakat, netice ise Allah’ın takdiridir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.