- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Mûsâ aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’de hayatından en geniş şekilde söz edilen peygamberlerden biridir. Onun doğumundan Firavun’la mücadelesine, Medyen hayatından Tûr’daki vahye, denizin yarılmasından İsrailoğullarının terbiyesine kadar pek çok hadise Kur’ân’da tekrar tekrar anlatılır.
Hz. Hârûn aleyhisselâm ise Hz. Mûsâ’nın kardeşi, yardımcısı ve Allah’ın peygamber olarak görevlendirdiği mübarek bir zattır.
Bu kıssalar yalnız geçmişte yaşanmış tarihî olaylar değildir. Kur’ân’ın anlattığı peygamber kıssaları iman, tevekkül, sabır, dua, cesaret, tebliğ, kardeşlik, ihlâs, şükür, nefis terbiyesi ve Allah’a kulluk konusunda her çağın insanına ders verir.
Risale-i Nur’un Kur’ân merkezli yaklaşımıyla bakıldığında ise Hz. Mûsâ’nın hayatında özellikle tevhid ile şirk, iman ile küfür, hak ile kuvvet, tevekkül ile korku, ubudiyet ile enaniyet arasındaki mücadeleyi görmek mümkündür.
Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüyor, kadınlarını sağ bırakıyordu.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını gruplara ayırdı. Onlardan bir topluluğu eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.”
Kasas, 28/4
Tam böyle bir ortamda Hz. Mûsâ dünyaya geldi.
İnsan hesabıyla bakıldığında bir bebeğin hayatta kalması son derece zordu. Fakat Allah’ın takdiri bambaşkaydı.
Allah Hz. Mûsâ’nın annesine vahyederek:
“Mûsâ’nın annesine: ‘Onu emzir. Onun hakkında korkuya kapıldığın zaman onu denize bırak. Korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.’ diye vahyettik.”
Kasas, 28/7
buyurdu.
Burada çok büyük bir tevekkül dersi vardır.
Bir anne için bebeğini bir sandığa koyup suya bırakmak görünüşte son derece korkutucudur. Fakat sebeplerin bittiği yerde Allah’ın kudreti bitmez.
Kulun çaresiz kalması, Allah’ın rahmetinin çaresiz kalması anlamına gelmez.
İnsan bazen:
“Artık hiçbir çıkış yolu yok.”
“Bu mesele düzelmez.”
“Her şey bitti.”
“Ben bunu aşamam.”
diye düşünebilir.
Fakat Hz. Mûsâ’nın bebeklik kıssası bize şunu öğretir:
Sen yol göremeyebilirsin; fakat Allah bütün yolları bilir.
Risale-i Nur’un iman ve tevekkül anlayışında da sebeplerin gerçek tesir sahibi olmadığı, neticeleri yaratanın Allah olduğu sıkça vurgulanır.
Sebepler perde, kudret ise Allah’ındır.
Hz. Mûsâ’nın içinde bulunduğu sandık Firavun ailesi tarafından bulundu.
Kur’ân:
“Nihayet Firavun ailesi onu bulup aldı…”
Kasas, 28/8
buyurur.
Düşünün:
Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüyor; fakat Allah, ileride Firavun’un zulmüne karşı çıkacak olan Mûsâ’yı bizzat Firavun’un sarayında büyütüyor.
Bu, kaderin son derece ibretli bir tecellisidir.
Firavun kendisini güçlü zannediyordu.
Fakat Allah’ın kader planı onun sarayının içinde işliyordu.
İnsanların kurduğu planlar Allah’ın takdirini bozamaz.
Kur’ân’ın başka bir yerde bildirdiği genel hakikat şöyledir:
“Onlar tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah tuzakları bozanların en hayırlısıdır.”
Âl-i İmrân, 3/54
Mümin bundan şu güveni kazanmalıdır:
Allah korumayı murad etmişse, bütün dünya zarar vermek için birleşse yine O’nun izni olmadan netice meydana getiremez.
Hz. Mûsâ gençlik döneminde meydana gelen bir olay sebebiyle Mısır’dan ayrılmak zorunda kaldı.
Bir adamın ölümüne istemeden sebep olduktan sonra büyük pişmanlık duydu:
“Rabbim! Şüphesiz ben kendime zulmettim. Beni bağışla.” dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Kasas, 28/16
Daha sonra Mısır’dan ayrıldı ve Medyen’e yöneldi.
Dışarıdan bakıldığında:
saray hayatından çöle doğru bir kaçış…
Fakat kader açısından bakıldığında:
peygamberliğe hazırlanışın yeni bir safhasıydı.
Hayatımızda bazı hadiseler ilk anda musibet gibi görünebilir.
İş kaybı…
Bir kapının kapanması…
Bir şehirden ayrılmak…
Bir planın bozulması…
Bir başarısızlık…
Fakat Allah bazen bir kapıyı kapatırken başka bir kapıya yönlendirir.
Risale-i Nur’da kader ve tevekkül perspektifinden hadiselerin yalnız görünen yüzüne bakılmaması öğretilir.
Çünkü insan bugünü görür.
Allah ise başlangıcı, ortayı ve sonu birlikte bilir.
Hz. Mûsâ’nın hayatındaki en önemli ahlâk derslerinden biri budur.
Meydana gelen ölüm olayından sonra:
“Ben haklıydım.”
“Benim suçum yok.”
“Başkasının yüzünden oldu.”
demedi.
Doğrudan:
“Rabbim! Ben kendime zulmettim. Beni bağışla.”
Kasas, 28/16
dedi.
Bu peygamber ahlâkıdır.
Nefis ise bunun tersini ister.
Nefis hatasını başkasına yüklemeyi sever.
Hata yaptığında üç şey yapmalıdır:
Hatasını kabul etmek,
Allah’tan bağışlanma istemek,
Aynı hataya dönmemeye çalışmak.
Risale-i Nur’daki nefis terbiyesinin temel esaslarından biri de insanın kusuru önce kendi nefsinde aramasıdır.
Hakiki tevazu, insanın hatasını görebilmesidir.
Hz. Mûsâ Medyen’e ulaştığında yorgun ve yalnızdı.
Bir kuyunun yanında insanların hayvanlarını suladığını, iki kadının ise geride beklediğini gördü.
Onlara yardım etti.
Kur’ân:
“Bunun üzerine onların hayvanlarını suladı. Sonra gölgeye çekilip: ‘Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.’ dedi.”
Kasas, 28/24
buyurur.
Dikkat edilirse Hz. Mûsâ kendisi muhtaç durumdayken başkalarına yardım etmektedir.
Sonra ücret istememiştir.
Allah’a yönelmiştir:
“Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım.”
Gerçek iyilik:
İnsanlardan karşılık beklemeden yapılan iyiliktir.
İnsan:
“Ben ona bunu yaptım, o bana ne yaptı?”
dediğinde ihlâsı zarar görebilir.
Risale-i Nur’daki ihlâs anlayışının temelinde de amelin Allah rızası için yapılması vardır.
İyiliğin gerçek ücreti insanların teşekküründe değil,
Allah’ın rızasındadır.
Hz. Mûsâ’nın kuyuda yaptığı küçük görünen iyiliğin ardından hayatı değişti.
Medyen’de:
güvenli bir ortam buldu,
çalışmaya başladı,
evlendi,
yıllarca olgunlaşma dönemi geçirdi.
Bir iyilik büyük hayırlara kapı oldu.
Bu bize şunu öğretir:
Hiçbir hayrı küçük görme.
Bir insana yol göstermek…
Bir yetime yardım etmek…
Birinin yükünü taşımak…
Bir güzel söz söylemek…
Bir gönlü almak…
Allah katında beklemediğimiz bereketlerin başlangıcı olabilir.
Hz. Mûsâ ailesiyle yolculuk ederken Tûr tarafında bir ateş gördü.
Oraya yaklaştığında Allah’ın hitabına mazhar oldu.
Kur’ân:
“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.”
Tâhâ, 20/14
buyurur.
Burada peygamberlik vazifesinin merkezi gösterilmektedir:
“Benden başka ilâh yoktur.”
Ardından:
“Bana kulluk et.”
Ardından:
“Beni anmak için namaz kıl.”
Demek insan hayatının merkezinde Allah’ı tanımak, O’na iman etmek ve O’na kulluk etmek vardır.
Risale-i Nur’un temel gayelerinden biri de tam olarak budur:
İmanı tahkikî hâle getirmek, insanı marifetullahtan muhabbetullaha ve oradan ubudiyete ulaştırmak.
Firavun’a gitme vazifesi verilince Hz. Mûsâ meşhur duasını yaptı:
“Rabbim! Göğsümü genişlet. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.”
Tâhâ, 20/25-28
Bu dua özellikle:
önemli bir görüşmeye girmeden,
konuşma yapmadan,
ders anlatmadan,
sınava girmeden,
insanlarla zor bir meseleyi konuşmadan
okunabilecek Kur’ânî dualardandır.
Burada önemli bir kulluk şuuru vardır:
Hz. Mûsâ vazifeden kaçmıyor; fakat vazifeyi kendi gücüne güvenerek de yapmıyor.
Allah’tan yardım istiyor.
Bu, tevekkülün özüdür:
Çalışmak + tedbir almak + dua etmek + sonucu Allah’a bırakmak.
Hz. Mûsâ Allah’tan kardeşi Hârûn’un kendisine yardımcı olmasını istedi:
“Bana ailemden bir yardımcı ver. Kardeşim Hârûn’u. Onunla gücümü artır. Onu işime ortak et.”
Tâhâ, 20/29-32
Başka bir ayette:
“Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder.”
Kasas, 28/34
buyurulur.
Burada muazzam bir ders vardır.
Hz. Mûsâ:
“Her şeyi ben yaparım.”
demiyor.
Kardeşinin kendisinden daha güçlü olduğu yönü açıkça kabul ediyor.
Hak davasında rekabet değil, dayanışma gerekir.
Bir kardeşimiz:
bizden güzel konuşabilir,
bizden bilgili olabilir,
bizden başarılı olabilir,
bizden yetenekli olabilir.
Bundan rahatsız olmak yerine:
“Onun kabiliyeti de Allah’ın hizmet için verdiği bir nimettir.”
demek gerekir.
Bu anlayış Risale-i Nur’daki uhuvvet ve ihlâs düsturlarının merkezindedir.
Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn aynı hakikate hizmet eden iki peygamberdir.
Biri diğerinin rakibi değildir.
İkisinin de hedefi:
Allah’ın rızasıdır.
Risale-i Nur’daki ihlâs anlayışı açısından bu son derece önemlidir.
Hak hizmetinde:
“Ben yapayım.”
yerine:
“Yeter ki yapılsın.”
anlayışı esas olmalıdır.
İnsan kendi başarısına değil, hakkın başarıya ulaşmasına sevinmelidir.
Allah Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’a:
“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”
Tâhâ, 20/43
buyurdu.
Fakat hemen ardından son derece dikkat çekici bir emir geldi:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.”
Tâhâ, 20/44
Düşünün:
Karşılarındaki kişi Firavun.
Zalim…
Kibirli…
İnsanları köleleştiren…
Çocukları öldürten…
Kendisini ilâhlaştıran bir hükümdar.
Buna rağmen ilk tebliğ metodu:
İnsanlara hakikati anlatırken:
hakaret etmek,
aşağılamak,
bağırmak,
küçük düşürmek,
kibirli davranmak
İslâmî tebliğin esası değildir.
Hakikat sert olabilir fakat üslup hikmetli olmalıdır.
Risale-i Nur’un “müsbet hareket” anlayışı da bu noktada önemlidir.
Yanlışa düşman olunur; fakat insanın hidayeti arzulanır.
Firavun:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.”
Nâziât, 79/24
diyecek kadar ileri gitti.
Firavun yalnız tarihî bir şahsiyet değildir.
Kur’ân onun şahsında insanlığa kibrin ulaşabileceği korkunç noktayı gösterir.
İnsan nefsinde küçük bir “firavunluk” tohumu taşıyabilir:
“Ben yaptım.”
“Ben bilirim.”
“Benim dediğim olur.”
“Başarı benim.”
“Kimse bana karışamaz.”
Risale-i Nur’un enaniyet hakkındaki uyarıları burada çok anlamlıdır.
Enaniyet doğru kullanılırsa insanın Allah’ın sıfatlarını anlamasına yarayan bir ölçü olur.
Yanlış kullanılırsa insan kendisini gerçek malik zannetmeye başlar.
“Mülk Allah’ındır.”
Ben malik değilim.
Ben memurum.
Ben yaratıcı değilim.
Ben kulum.
Hz. Mûsâ’nın asasının Allah’ın izniyle yılana dönüşmesi, Firavun’un sihirbazları karşısındaki büyük mucizelerden biridir.
Sihirbazlar bunun sihir olmadığını anlayınca:
“Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik.”
Tâhâ, 20/70
dediler.
Buradaki büyük hakikat şudur:
Mucize, peygamberin kendi gücü değildir.
Mucize:
Allah’ın kudretinin peygamberin doğruluğuna delil olarak gösterdiği olağanüstü hadisedir.
Sihirbazlar sabah Firavun’un yanında bulunuyorlardı.
Fakat mucizeyi görünce hakikati tanıdılar.
Firavun onları ölümle tehdit etti.
Buna rağmen imanlarından dönmediler.
Bu bize gösterir ki:
Hidayet kalbe girdiğinde insanın bütün değer ölçüleri değişebilir.
Dün menfaat için yaşayan biri bugün Allah için fedakârlık yapabilir.
Bu yüzden hiçbir insan için:
“Bundan adam olmaz.”
dememeliyiz.
Çünkü hidayet Allah’ın elindedir.
Hz. Mûsâ ve İsrailoğulları denizin önüne geldiler.
Arkalarında Firavun’un ordusu vardı.
İnsan hesabıyla kaçış imkânsız görünüyordu.
İsrailoğulları:
“Kesinlikle yakalandık!”
Şuarâ, 26/61
dediler.
Hz. Mûsâ’nın cevabı ise iman tarihinin en büyük tevekkül ifadelerinden biridir:
“Hayır! Şüphesiz Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
Şuarâ, 26/62
İşte iman budur.
Önünde deniz…
Arkanda ordu…
Görünürde yol yok…
Fakat:
Sonra Allah:
“Asanla denize vur.”
Şuarâ, 26/63
buyurdu ve deniz yarıldı.
Bazen bizim de önümüzde “denizler” bulunabilir:
borç,
hastalık,
aile problemi,
işsizlik,
korku,
gelecek endişesi,
çözümsüz görünen meseleler.
Mümin sebeplere müracaat eder fakat ümidini sebeplere bağlamaz.
Kalben:
“Rabbim benimledir; bana bir çıkış yolu gösterecektir.”
der.
Allah Hz. Mûsâ’ya:
“Asanla denize vur.”
buyurdu.
Allah dileseydi Mûsâ asasını kaldırmadan da denizi yarardı.
Fakat kuldan bir hareket istedi.
Bu çok önemli bir ölçüdür.
Hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Sebebe müracaat edip neticeyi Allah’tan bilmektir.
Risale-i Nur’da bu anlayış çok güçlü şekilde vurgulanır:
Sebepler vazifenin gereğidir; neticeyi yaratmak Allah’a aittir.
İsrailoğulları denizin yarılması gibi büyük bir mucize gördüler.
Firavun’un zulmünden kurtuldular.
Fakat kısa süre sonra bazıları nimetleri unutmaya başladı.
Bu insan tabiatındaki önemli bir hastalığı gösterir:
İnsan sıkıntıdayken:
“Allah’ım beni kurtar.”
der.
Kurtulduktan sonra bazen Rabbini unutabilir.
Bu yüzden Kur’ân sürekli şükre çağırır.
Bir yıl önce Allah’tan istediğimiz ve bugün sahip olduğumuz kaç nimeti unuttuk?
Sağlık…
Aile…
Ev…
Rızık…
Güvenlik…
İman…
Kur’ân…
Namaz…
Akıl…
Göz…
Kulak…
Risale-i Nur’un şükür anlayışında nimet doğrudan Mün‘im-i Hakikî’ye, yani nimetin gerçek sahibi olan Allah’a götürür.
Hz. Mûsâ Tûr’a gittiğinde kavminden bazıları Sâmirî’nin yaptığı buzağıya yöneldi.
Hz. Hârûn onları uyarmıştı:
“Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz Rahmân’dır. Bana uyun ve emrime itaat edin.”
Tâhâ, 20/90
Fakat bazıları onu dinlemedi.
İnsan yalnız putlara tapmakla şirk tehlikesine yaklaşmaz.
Kalbin Allah’tan başka şeylere aşırı bağlanması da manevî açıdan ciddi bir tehlikedir.
Mal…
Makam…
Şöhret…
Para…
İnsanlar…
Nefis…
Bunların hiçbiri Allah’ın yerine kalbin mutlak merkezi hâline gelmemelidir.
Risale-i Nur’un tevhid dersi burada özetlenebilir:
Hz. Mûsâ döndüğünde kavminin buzağıya yöneldiğini görünce çok öfkelendi.
Hz. Hârûn ise durumunu şöyle açıkladı:
“Ey anamın oğlu! Saçımı ve sakalımı tutma. Ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve sözümü tutmadın’ demenden korktum.”
Tâhâ, 20/94
Hz. Hârûn yanlışlığı tasvip etmemişti.
Onları uyarmıştı.
Fakat topluluğun tamamen parçalanmasını önlemek için hikmetle hareket etmişti.
Her doğruyu savunurken yöntemin de doğru olması gerekir.
Bazen:
Yanlışı düzeltmeye çalışırken daha büyük bir fitne meydana getirilebilir.
Bu sebeple:
hikmet,
sabır,
zamanlama,
uygun üslup,
maslahat
önemlidir.
Kehf sûresinde Hz. Mûsâ’nın Allah’ın özel ilim verdiği bir kul ile yolculuğu anlatılır.
Üç önemli hadise yaşanır:
Geminin kusurlu hâle getirilmesi,
bir çocuğun ölümü,
duvarın ücretsiz tamir edilmesi.
Hz. Mûsâ hadiselerin görünen tarafına bakınca hikmetlerini anlayamadı.
Sonunda bunların arkasındaki hikmetler açıklandı.
Biz hayatımızın yalnız küçük bir bölümünü görürüz.
Allah ise tamamını bilir.
Bugün:
“Neden?”
dediğimiz bazı hadiselerin hikmetini yıllar sonra anlayabiliriz.
Bazılarının hikmetini ise dünyada hiç öğrenemeyebiliriz.
Bu sebeple mümin:
Allah’ın ilmine güvenir.
Hz. Mûsâ büyük bir peygamber olmasına rağmen kendisine bilmediği bazı hikmetlerin öğretilmesi için yolculuğa çıktı.
Bu, ilim talebinde büyük bir tevazu dersidir.
Gerçek âlim:
Her şeyi bildiğini iddia eden değildir.
Bilmediğini bilendir.
Kur’ân:
“Size ilimden ancak pek az verilmiştir.”
İsrâ, 17/85
buyurur.
Risale-i Nur’un marifet anlayışında da insanın aczini ve cehlini fark etmesi önemli bir hakikattir.
İnsan öğrendikçe:
Bilmediklerinin büyüklüğünü fark eder.
Hz. Mûsâ’nın bu yolculuğunda karşılaştığı en büyük imtihanlardan biri sabırdı.
Kendisine:
“Sen benimle beraberliğe sabredemezsin.”
Kehf, 18/67
denildi.
Çünkü sebebini bilmediğimiz hadiseler karşısında sabretmek zordur.
Sabır yalnız acıya dayanmak değildir.
Sabır bazen:
Henüz hikmetini anlayamadığın bir hadisede Allah’a güvenmeye devam etmektir.
Sahih hadislerde Hz. Mûsâ’nın son derece hayâ sahibi olduğu bildirilmiştir.
Bu da bize peygamber ahlâkının önemli bir yönünü gösterir.
İslâm’da hayâ:
zayıflık değildir,
özgüvensizlik değildir,
insanlardan kaçmak değildir.
Hayâ:
Allah’ın razı olmayacağı davranışlardan utanarak uzak durmaktır.
Peygamber Efendimiz ﷺ:
“Hayâ imandandır.”
buyurmuştur.
Hz. Mûsâ yalnız Firavun’la mücadele etmedi.
Kendi kavminin:
itirazlarına,
nankörlüklerine,
yanlış taleplerine,
sabırsızlıklarına
da tahammül etmek zorunda kaldı.
Bu bize hizmet ve liderlik konusunda önemli bir ders verir.
İnsanlara rehberlik etmek isteyen kişi yalnız güzel söz söylemeyi değil:
sabretmeyi de öğrenmelidir.
Anne-babalıkta…
Öğretmenlikte…
Yöneticilikte…
Din hizmetinde…
Aile hayatında…
Sabır vazgeçilmezdir.
İsrailoğullarından bazıları:
“Ey Mûsâ! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız.”
Bakara, 2/55
dediler.
Bu, imtihan sırrını anlamamanın bir sonucuydu.
Dünya bir imtihan meydanıdır.
Eğer bütün iman hakikatleri gözle görülecek derecede zorunlu hâle getirilseydi, imtihanın önemli bir yönü ortadan kalkardı.
Risale-i Nur’un iman anlayışında kâinat:
Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren büyük bir kitap olarak okunur.
Allah zatıyla görülmez; fakat eserleri, sanatı, hikmeti, rahmeti ve kudretiyle tanınır.
Hz. Mûsâ:
“Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım.”
A‘râf, 7/143
dedi.
Allah:
“Sen beni göremezsin. Fakat dağa bak; eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin.”
buyurdu.
Rabbinin dağa tecellisiyle dağ parçalandı ve Hz. Mûsâ bayıldı.
Bu hadise Allah’ın azametini ve insanın dünyadaki sınırlılığını gösterir.
Ehl-i sünnet inancına göre müminlerin Allah’ı görmesi âhirette, Allah’ın dilediği şekilde gerçekleşecektir.
Firavun’un elinde:
ordu,
devlet,
servet,
saray,
siyasî güç
vardı.
Hz. Mûsâ’nın elinde ise görünüşte yalnız bir asa vardı.
Fakat Hz. Mûsâ:
Hakkın tarafındaydı.
Sonuçta Firavun’un ordusu denizde boğuldu.
Haklı olmak ile güçlü görünmek aynı şey değildir.
Bazen bâtıl geçici olarak güçlü görünebilir.
Fakat hakikatin manevî kuvveti maddî kuvvetten üstündür.
Müminin vazifesi:
Hakkı savunmak ve neticeyi Allah’a bırakmaktır.
Firavun boğulacağını anlayınca iman ettiğini söyledi.
Kur’ân’da:
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”
Yûnus, 10/91
buyurulur.
Tövbeyi ertelememek gerekir.
İnsan:
“Yaşlanınca namaz kılarım.”
“Sonra tövbe ederim.”
“Biraz daha yaşayayım.”
dememelidir.
Çünkü ölümün zamanı bilinmez.
Tövbenin en güzel zamanı bugündür.
Bu iki peygamberin hayatından çıkan önemli düstur:
Hz. Mûsâ:
“Kardeşim Hârûn’la gücümü artır.”
diye dua etti.
Bu aile hayatına da uygulanabilir.
Eşler birbirinin rakibi değildir.
Kardeşler rakip değildir.
Müminler birbirinin rakibi değildir.
Allah yolunda çalışanlar birbirinin rakibi değildir.
Aynı geminin yolcularıdır.
Risale-i Nur’un iman, tevhid, kader, tevekkül, ubudiyet, ihlâs ve enaniyet dersleri açısından Hz. Mûsâ kıssasına bakıldığında birtakım büyük karşılaşmalar görülür.
Enaniyet ↔ Ubudiyet
Firavun kendisini mutlak güç sahibi zanneder.
Hz. Mûsâ ise kulluğunu bilir.
Firavun:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.”
Nâziât, 79/24
diyecek kadar enaniyetini büyütürken Hz. Mûsâ bütün kuvvetini Rabbinden bilir.
Buradaki temel ders şudur:
İnsanın büyüklüğü kendisini büyük görmesinde değil, Allah karşısındaki kulluğunu idrak etmesindedir.
Risale-i Nur’da insanın kendi nefsini hakiki malik ve bağımsız güç sahibi sanması şiddetle tenkit edilir. İnsan kendisindeki ilim, kudret, servet, makam ve kabiliyetlerin tamamını Allah’ın ihsanı olarak görmelidir.
Zahirî zayıflık ↔ Hakiki kuvvet
Bir tarafta Firavun’un büyük ordusu vardır.
Diğer tarafta görünüşte bir peygamber ve bir asa.
Maddî hesap:
Firavun güçlüdür.
İman nazarı ise:
Allah kimin yanındaysa gerçek kuvvet ondadır.
Kur’ân bu hakikati Hz. Mûsâ’nın sözüyle ifade eder:
“Hayır! Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir.”
Şuarâ, 26/62
Risale-i Nur’un tevekkül anlayışına göre insan kendi aczini anlayıp Allah’ın kudretine dayandığında manevî olarak büyük bir kuvvet kazanır.
Çünkü:
Aczini bilen kul Kudret-i İlâhiyeye dayanır.
Hz. Mûsâ’nın önünde deniz, arkasında Firavun’un ordusu bulunuyordu.
Normal şartlarda hiçbir çıkış görünmüyordu.
İşte tevekkül tam böyle zamanlarda imanın meyvesi hâline gelir.
Tevekkül:
“Hiçbir şey yapmayayım, Allah halletsin.”
demek değildir.
Allah Hz. Mûsâ’ya:
“Asanla denize vur.”
buyurdu.
Yani kul vazifesini yapacak, sonucu Allah’tan bekleyecektir.
Sebebe teşebbüs + Vazifeyi yapmak + Dua + Neticeyi Allah’a bırakmak
İnsan çalışır.
Doktora gider.
İş arar.
Tedbir alır.
Plan yapar.
Fakat kalben:
“Şifayı doktor değil Allah verir.”
“Rızkı işveren değil Allah verir.”
“Neticeyi sebepler değil Allah yaratır.”
der.
Firavun bütün kudreti kendisine nispet ediyordu.
Hz. Mûsâ ise bütün varlığın Rabbini tanıtıyordu.
Firavun’un sorusu:
“Sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?”
olunca Hz. Mûsâ şöyle cevap verdi:
“Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da ona yol gösterendir.”
Tâhâ, 20/49-50
Bu ayet muazzam bir tevhid dersidir.
Bir kuşa uçmayı öğreten…
Bir arıya bal yapmayı öğreten…
Bir bebeğe emmeyi öğreten…
Bir çekirdeğe ağaç olma programını veren…
İnsanın hücrelerini yöneten…
Gezegenleri yörüngelerinde tutan…
Aynı Rabb’dir.
Risale-i Nur’un kâinat kitabını okuma yöntemi de buna dayanır:
Sanat, Sanatkârı; nimet, Mün‘imi; düzen, Nâzımı; rahmet, Rahmân’ı gösterir.
Hz. Mûsâ’ya Allah:
“Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
diye sordu.
Hz. Mûsâ:
“O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim; ayrıca onunla başka işlerimi de görürüm.”
Tâhâ, 20/17-18
dedi.
Sonra Allah’ın emriyle o asa mucizeye dönüştü.
Burada son derece önemli bir iman dersi vardır:
Sıradan bir sebep Allah dilerse olağanüstü neticelere vesile olabilir.
Asa kendi başına mucize yapamaz.
Su kendi başına hayat veremez.
İlaç kendi başına şifa veremez.
Toprak kendi başına meyve yaratamaz.
Güneş kendi başına bitkileri yaratamaz.
Bütün sebepler Allah’ın kudretine birer perdedir.
Hz. Mûsâ Firavun gibi zalim bir hükümdara gönderildiğinde ilk olarak Allah’tan geniş imkânlar veya büyük bir ordu istemedi.
Şöyle dua etti:
“Rabbim! Göğsümü genişlet.”
“İşimi kolaylaştır.”
“Dilimdeki düğümü çöz.”
“Ki sözümü anlasınlar.”
Tâhâ, 20/25-28
Bu dua bize gösteriyor ki büyük görevlerden önce insanın en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri:
kalp genişliği ve iç huzurudur.
Daralmış bir kalple büyük meseleler taşımak zordur.
Bu yüzden mümin sıkıntı anında önce Rabbine yönelmelidir.
Hz. Mûsâ:
“Ailemden bana bir yardımcı ver. Kardeşim Hârûn’u. Onunla gücümü artır.”
Tâhâ, 20/29-31
diye dua etti.
Bu dua Risale-i Nur’daki ihlâs ve kardeşlik anlayışı açısından çok önemlidir.
Hz. Mûsâ:
“Bütün şeref benim olsun.”
demedi.
Aksine kardeşinin kendisine ortak olmasını istedi.
Eğer bir hayırlı işi:
Ben yapınca seviniyor,
Başkası yapınca üzülüyorsak,
orada nefis karışmış olabilir.
Hakiki ihlâs:
“Ben yapmasam da kardeşim yapsın; yeter ki Allah’ın rızasına uygun hizmet gerçekleşsin.”
diyebilmektir.
Hz. Mûsâ:
“Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha düzgündür.”
Kasas, 28/34
buyurarak kardeşinin üstün bir kabiliyetini açıkça kabul etti.
Bu çok büyük bir nefis terbiyesi dersidir.
İnsan çoğu zaman başkasının kendisinden üstün olduğu yönleri kabullenmek istemez.
Oysa Hz. Mûsâ gibi büyük bir peygamber:
“Kardeşim bu konuda benden daha iyidir.”
diyebilmektedir.
Kardeşimiz bizden daha güzel konuşuyorsa:
Elhamdülillah.
Daha bilgiliyse:
Elhamdülillah.
Daha başarılıysa:
Elhamdülillah.
Çünkü onun kabiliyeti de Allah’ın ümmete verdiği bir nimettir.
Hz. Mûsâ Tûr’a gittiğinde kavmin bir kısmı buzağıya tapmaya başlayınca Hz. Hârûn onları uyardı.
Fakat onlar söz dinlemediler.
Hz. Mûsâ döndüğünde kardeşine kızınca Hz. Hârûn:
“Ey anamın oğlu! Saçımı ve sakalımı tutma. Ben senin, ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın’ demenden korktum.”
Tâhâ, 20/94
dedi.
Burada cemaatin birliğini koruma hikmeti görülür.
Hz. Hârûn yanlışı doğru kabul etmedi.
Fakat yanlışla mücadele ederken daha büyük bir parçalanmaya sebep olmamaya çalıştı.
Her haklı olduğumuz meselede:
kavga etmek,
karşı tarafı aşağılamak,
aileyi parçalamak,
kardeşliği bozmak
doğru değildir.
Hak söylenmeli ama:
hikmetle, sabırla ve en az zarar meydana getirecek şekilde söylenmelidir.
İsrailoğullarının bazıları Sâmirî’nin yaptığı buzağıya yöneldiler.
Bugün insanlar taş veya altından bir puta tapmıyor olabilir.
Fakat kalpte başka şeyler putlaşabilir:
para,
makam,
şöhret,
beden,
güzellik,
kariyer,
siyasi güç,
teknoloji,
insanlar,
hatta insanın kendi nefsi.
Bir şeyi Allah’ın önüne geçirmek manevî açıdan büyük tehlikedir.
Mümin:
Sever ama Allah için sever.
Kazanır ama mala kul olmaz.
Makam sahibi olur ama makamı ilâhlaştırmaz.
İnsanları sever ama kalbin mutlak merkezi Allah olur.
İsrailoğullarından bazıları:
“Ey Mûsâ! Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız.”
Bakara, 2/55
dediler.
Bu talep imtihanın sırrını anlamamaktan kaynaklanıyordu.
Dünya hayatında iman:
Akla kapı açar fakat iradeyi tamamen ortadan kaldıracak zorlayıcılıkta değildir.
Risale-i Nur’da bu hakikat özellikle peygamber mucizelerinin hikmeti anlatılırken vurgulanır.
Mucize insanı imana davet eder.
Fakat insan iradesini tamamen ortadan kaldıracak şekilde gerçekleşmez.
Çünkü dünya:
imtihan meydanıdır.
Hz. Mûsâ:
“Rabbim! Bana kendini göster de sana bakayım.”
A‘râf, 7/143
dedi.
Allah da:
“Sen beni göremezsin. Fakat dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.”
buyurdu.
Allah’ın tecellisi karşısında dağ parçalandı ve Hz. Mûsâ bayıldı.
Bu hadise:
İnsan yaratılışının dünya şartlarındaki sınırlılığını gösterir.
Ehl-i sünnet inancına göre Allah’ın görülmesi dünya hayatında insanların alışılmış yaratılış şartlarında mümkün değildir; fakat müminler âhirette Allah’ın ikramıyla rü’yetullah nimetine mazhar olacaktır.
Kehf sûresindeki Hz. Mûsâ ile Allah’ın özel ilim verdiği kulun kıssası, insanın sınırlı bilgisini gösteren en çarpıcı Kur’ân kıssalarından biridir.
Üç hadise meydana geldi:
Görünüşte:
Zarar.
Gerçekte:
Zalim bir kral sağlam gemilere el koyduğu için geminin sahiplerini daha büyük zarardan korumak.
Görünüşte:
Anlaşılması son derece zor bir musibet.
Hakikatte Allah’ın bildirdiği hikmet başka bir geleceğe bakıyordu.
Görünüşte:
Karşılıksız emek.
Gerçekte:
Duvarın altında iki yetime ait hazine vardı.
Bu kıssa hayatımızda çok önemlidir.
Bazen başımıza bir olay gelir ve:
“Neden Allah buna izin verdi?”
diye düşünürüz.
Fakat biz hadisenin yalnız bir karesini görüyoruz.
Allah bütün filmi biliyor.
Biz bugünü görüyoruz.
Allah:
dünü,
bugünü,
yarını,
sonuçlarını,
görünmeyen bütün bağlantıları
bilir.
Bu yüzden mümin musibet karşısında sebepleri araştırırken Allah’ın hikmetine karşı kötü zanda bulunmamaya çalışır.
Hz. Mûsâ-Hızır kıssası yanlış anlaşılmamalıdır.
İnsan:
“Her şeyde hikmet vardır, o hâlde hiçbir şey yapmayayım.”
diyemez.
İslâm insana:
Tedbir al.
Haksızlığa karşı çık.
Hastalığa çare ara.
Çalış.
Dua et.
emirlerini verir.
Fakat netice istediğimiz gibi olmadığında:
“Benim bilmediğim hikmetler olabilir.”
demek imanî teslimiyettir.
Hz. Mûsâ büyük bir peygamber olmasına rağmen ilim öğrenmek üzere yolculuğa çıktı.
Bu, bizlere çok büyük bir ders verir:
İnsan:
“Ben artık biliyorum.”
dediği anda gelişimi yavaşlayabilir.
Kur’ân:
“Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır.”
Yûsuf, 12/76
buyurur.
Gerçek âlim öğrendikçe tevazu kazanır.
Hz. Mûsâ’ya:
“Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.”
Kehf, 18/67
denildi.
Çünkü ilim yalnız bilgi toplamak değildir.
İlim için:
sabır,
tevazu,
dikkat,
soru sormak,
acele etmemek,
öğrendiğini uygulamak
gerekir.
İsrailoğulları bir topluluğun putlara taptığını görünce Hz. Mûsâ’ya:
“Ey Mûsâ! Onların ilâhları olduğu gibi sen de bize bir ilâh yap.”
A‘râf, 7/138
dediler.
Hz. Mûsâ onları sert biçimde uyardı.
Bu olay günümüz için çok önemlidir.
İnsan:
“Herkes yapıyor.”
diye yanlış bir şeyi doğru kabul edemez.
Doğruyu:
çoğunluk belirlemez.
Doğruyu:
Allah’ın vahyi belirler.
Moda değişir.
Toplum değişir.
İnsanların fikirleri değişir.
Fakat helâl ve haram konusunda müminin temel ölçüsü vahiydir.
Allah İsrailoğullarına çölde nimetler ihsan etti.
Fakat bir müddet sonra bazıları aynı nimetlerden sıkıldıklarını söylediler.
Bu insanın büyük hastalıklarından biridir:
İnsan sahip olmadığı şeye hasret duyar.
Sahip olunca bir müddet sonra normal görmeye başlar.
Sağlığını kaybedince sağlığın değerini…
Anne-babasını kaybedince onların değerini…
Gençlik gidince gençliğin değerini…
Boş zaman bitince vaktin değerini…
daha iyi anlar.
Mümin nimeti kaybetmeden şükretmeyi öğrenmelidir.
Kur’ân’da Hz. Mûsâ’nın kavmi için su istediği ve Allah’ın:
“Asanla taşa vur.”
buyurduğu, ardından taştan on iki pınar fışkırdığı bildirilir.
Bakara, 2/60
Bu mucize Allah’ın kudretinin sebeplerle sınırlandırılamayacağını gösterir.
Normal şartlarda taş:
su kaynağı değildir.
Fakat Allah dilerse taşı suya vesile yapar.
Risale-i Nur’un tevhid perspektifinde:
Sebepler yaratıcı değildir; yaratmanın faili Allah’tır.
Hz. Mûsâ’nın hayatına bakıldığında sürekli bir mücadele görülür.
Çocukken ölüm tehdidi…
Gençlikte Mısır’dan ayrılış…
Medyen yolculuğu…
Firavun’la mücadele…
Sihirbazlar…
Firavun’un ordusu…
Denizin geçilmesi…
Kavmin itirazları…
Buzağı hadisesi…
Çöl hayatı…
Hz. Mûsâ’nın hayatı bize şunu öğretir:
Allah’a yakın olmak, dünyada hiç imtihan yaşamamak demek değildir.
Tam tersine peygamberler insanların en ağır imtihanlarından bazılarını yaşamışlardır.
Peygamber Efendimiz ﷺ de insanların en ağır imtihanlara uğrayanlarının peygamberler olduğunu bildirmiştir.
Hz. Mûsâ kıssası üzerinden sabrı üç yönde düşünebiliriz:
Firavun’un zulmü ve kavmin sıkıntıları.
Allah’ın emirlerine bağlı kalmak.
Şirkten, isyandan ve nefsin arzularından uzak durmak.
Risale-i Nur’da da sabır kuvvetini dağıtmamak ve geçmişin elemine, geleceğin endişesine harcamamak yönünde önemli dersler bulunur.
İnsanın gerçek sabır sermayesi:
İçinde bulunduğu ana yöneltilmelidir.
Firavun kıssası yalnız siyasal zulüm kıssası değildir.
Aynı zamanda:
Firavun’un “ben”i o kadar büyüdü ki kendisine ilâhlık isnat etmeye kadar gitti.
Risale-i Nur açısından insanın “ene”si doğru kullanılmazsa büyük bir tehlikeye dönüşebilir.
İnsan:
“Ben kazandım.”
“Ben yaptım.”
“Ben bilirim.”
“Ben güçlüyüm.”
dediğinde nimetleri gerçek sahibinden koparmamalıdır.
Doğru ifade:
“Allah verdi, ben sebeplere müracaat ettim.”
olmalıdır.
Hz. Mûsâ:
“Rabbim! Göğsümü genişlet.”
diye dua etti.
Kardeşini yardımcı istedi.
Bu davranışlar zayıflık değildir.
Aksine insanın kendi sınırlarını bilmesidir.
Risale-i Nur’daki acz ve fakr mesleği bakımından önemli bir hakikat vardır:
İnsan aczini anladığında:
Allah’ın kudretine dayanır.
Fakrını anladığında:
Allah’ın rahmetine yönelir.
Hz. Mûsâ Medyen’de gölgeye çekildiğinde:
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.”
Kasas, 28/24
dedi.
Bu cümle insanın Allah karşısındaki gerçek durumunu çok güzel anlatır.
Biz:
havaya,
suya,
rızka,
sağlığa,
imana,
hidayete,
huzura,
affa,
rahmete
muhtacız.
İnsan ne kadar zengin olursa olsun Allah’a karşı:
Kur’ân:
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmayandır, övgüye layık olandır.”
Fâtır, 35/15
buyurur.
Hz. Mûsâ kavmine zaman zaman öfkelenmiştir; fakat bu öfke şahsî menfaatinden kaynaklanmamıştır.
Onların:
şirke düşmelerine,
Allah’ın nimetlerini inkâr etmelerine,
ilâhî emirlere karşı gelmelerine
karşı duyduğu dinî gayrettendir.
Peygamberlerin temel vasıflarından biri ümmetlerinin hidayetini istemeleridir.
Dolayısıyla mümin yanlış yapan bir insana bakarken:
“Bu insan helâk olsun.”
yerine mümkünse:
“Allah onu ıslah etsin ve hidayet versin.”
duasını öncelemelidir.
Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn Firavun’un zulmü karşısında sessiz kalmadılar.
Bu durum bize:
Haksızlık karşısında imkân ölçüsünde hakkı söylemenin önemini gösterir.
Fakat Kur’ân aynı zamanda nasıl konuşulacağını da öğretir:
“Ona yumuşak söz söyleyin.”
Tâhâ, 20/44
Demek ki iki esas birlikte olmalıdır:
Hakikatten taviz vermemek
ve
üslupta hikmeti kaybetmemek.
Bir insanın doğruyu savunması mutlaka sert, kırıcı ve öfkeli olması anlamına gelmez.
Hz. Mûsâ-Firavun kıssasındaki tebliğ metodu:
açık,
cesur,
kararlı
ama aynı zamanda başlangıçta:
yumuşak,
davetkâr,
hidayeti hedefleyen
bir üsluptur.
Risale-i Nur’daki müsbet hareket anlayışı da bu noktada dikkat çekicidir.
Hedef:
insanları yenmek değil, hakikati kazandırmaktır.
Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn Firavun’a gitme konusunda:
“Rabbimiz! Onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azgınlaşmasından korkuyoruz.”
Tâhâ, 20/45
dediler.
Allah:
“Korkmayın! Çünkü ben sizinle beraberim; işitirim ve görürüm.”
Tâhâ, 20/46
buyurdu.
Bu ayet bütün müminler için büyük bir tesellidir.
Allah’ın bizimle olması:
ilim, rahmet, yardım ve gözetimiyle beraber olmasıdır.
İnsan kendisini yalnız hissettiğinde:
“Allah beni görüyor.”
hakikati büyük bir huzur kaynağıdır.
Hz. Mûsâ hem dua etti hem çalıştı.
Bu İslâm’ın dünya hayatına bakışının özetidir.
Sadece dua edip çalışmamak eksiktir.
Sadece çalışıp Allah’ı unutmak da eksiktir.
Mümin:
Dua eder.
Çalışır.
Tedbir alır.
İstişare eder.
Sebebe müracaat eder.
Neticeyi Allah’a bırakır.
Bu iki peygamber kardeşlik açısından da büyük örnektir.
Aile içerisinde kardeşler arasında:
rekabet,
kıskançlık,
mal kavgası,
makam mücadelesi
yerine yardımlaşma hâkim olmalıdır.
Hz. Mûsâ kardeşini rakip değil:
destekçi
olarak gördü.
Hz. Hârûn da kardeşinin peygamberlik vazifesine yardımcı oldu.
“Ben kazanayım” yerine “biz kazanalım.”
Gençler için Hz. Mûsâ’nın hayatında çok önemli mesajlar vardır.
Tövbe et ve düzelt.
Medyen yolu yeni bir hayatın başlangıcı oldu.
Hz. Mûsâ kuyuda iki kadına yardım etti.
Hz. Mûsâ ilim yolculuğuna çıktı.
Hz. Hârûn gibi güvenilir insanlarla beraber ol.
Firavun’un sonunu unutma.
Hz. Mûsâ kıssasındaki:
“Şüphesiz çalıştıracağın en hayırlı kimse güçlü ve güvenilir olandır.”
Kasas, 28/26
ayeti çalışma hayatı açısından son derece önemlidir.
İki temel vasıf:
İşini yapabilecek bilgi ve kabiliyete sahip olmak.
Güvenilir, dürüst ve ahlâklı olmak.
Bir insan çok yetenekli ama güvenilmezse problem çıkarabilir.
Çok iyi niyetli ama görevinde tamamen yetersizse yine problem yaşanabilir.
İdeal olan:
ehliyet + emanet
birlikteliğidir.
Firavun yönetimi:
korkuya,
baskıya,
insanları bölmeye,
zulme
dayandırdı.
Kur’ân onun halkını gruplara ayırdığını anlatır.
Bunun karşısında peygamberlerin mesajı:
adalet ve kulluktur.
Yönetici:
“Ben insanların sahibiyim.”
diyemez.
Makam:
emanettir.
İnsanlara hizmet için kullanılmalıdır.
Hz. Mûsâ’nın annesinin yaşadığı imtihan son derece ağırdı.
Allah ona:
“Korkma ve üzülme.”
buyurdu.
Evladı hakkında endişelenen anne-babalar için bu kıssa büyük bir teselli taşır.
Anne-baba:
çocuğunu korur,
dua eder,
eğitir,
tedbir alır,
fakat sonunda evladını:
Allah’a emanet eder.
Çünkü gerçek koruyucu Allah’tır.
Hz. Mûsâ’nın hayatından dört temel cümle çıkarabiliriz:
“Rabbim! Ben kendime zulmettim; beni bağışla.”
Hata karşısında:
Tövbe.
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.”
İhtiyaç karşısında:
Dua.
“Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır.”
Zor görev karşısında:
Allah’tan yardım.
“Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
Çaresizlik karşısında:
Tevekkül.
Risale-i Nur’da manevî terakki yolunda üzerinde durulan dört esas:
İnsan sınırlıdır.
Hz. Mûsâ Allah’tan yardım istemiştir.
İnsan her hayra muhtaçtır.
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.”
Hz. Mûsâ kavminin hidayeti için mücadele etti.
Mûsâ-Hızır kıssası insanın hadiselerin arkasındaki hikmetleri düşünmesi gerektiğini öğretir.
Bu dört esas insanı:
nefsine güvenmekten Allah’a güvenmeye taşır.
Doğdu:
Allah korudu.
Nehre bırakıldı:
Allah sahile ulaştırdı.
Firavun’un sarayına girdi:
Allah muhafaza etti.
Annesinden ayrıldı:
Allah tekrar annesine kavuşturdu.
Mısır’dan çıktı:
Allah Medyen’e ulaştırdı.
Yalnız kaldı:
Allah yuva verdi.
Peygamber oldu:
Allah kardeşini yardımcı verdi.
Firavun karşısına çıktı:
Allah mucizeler verdi.
Denize ulaştı:
Allah denizi yardı.
Kavmi susadı:
Allah taştan su çıkardı.
Bütün kıssanın üzerinde tek hakikat okunur:
Hz. Hârûn çoğu zaman Hz. Mûsâ’nın yanında zikredildiği için onun şahsiyetindeki dersler gözden kaçabilir.
Oysa Hz. Hârûn:
peygamberdir,
fasih konuşma kabiliyetine sahiptir,
kardeşine sadıktır,
zor zamanlarda yanında bulunmuştur,
kavmin birliğini korumaya çalışmıştır,
şirke karşı açıkça uyarmıştır.
Hz. Hârûn’un hayatından şu büyük düstur çıkar:
Bir davada ikinci adam olmak, değersiz olmak değildir.
Allah katında önemli olan:
mevki değil ihlâstır.
Hizmetin önde veya arkada olması değil:
Allah için yapılmasıdır.
Allah onları birlikte vazifelendirdi.
Bu bize cemaatle yapılan hayırlı işlerin önemini gösterir.
İnsan tek başına:
yorulabilir,
hata yapabilir,
ümitsizliğe düşebilir.
Salih bir arkadaş ise:
hatırlatır,
destek olur,
dua eder,
güç verir.
Bu nedenle dinimiz:
salihlerle beraberliği teşvik eder.
Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn kıssalarının bugün bize verdiği dersleri özetlersek:
Ümitsiz olma; Allah ummadığın yerden kapı açabilir.
Sebepleri kullan fakat sebepleri yaratıcı zannetme.
Hata yaptığında mazeret üretmek yerine tövbe et.
İyilik yap ve karşılığını Allah’tan bekle.
Zorluklardan önce dua et.
Yardım istemekten utanma.
Başkalarının kabiliyetlerini kıskanma.
Hak hizmetinde rekabet değil dayanışma yap.
Zalime karşı hakkı söyle fakat hikmetli üslup kullan.
Gücün seni kibirli yapmasın.
Allah’ın kudretini sebeplerle sınırlandırma.
Çaresiz kaldığında Allah’tan ümit kesme.
Her musibetin bütün hikmetlerini hemen anlayamayabilirsin.
İlimde tevazu sahibi ol.
Nimeti kaybetmeden şükret.
Toplum yapıyor diye yanlışa uyma.
Malı, makamı ve insanları kalbinde putlaştırma.
Aile ve kardeşlik bağlarını nefsanî rekabetle bozma.
Tövbeyi erteleme.
Hayatının merkezine Allah’ın rızasını koy.
Hz. Mûsâ’nın hayatını dört Kur’ânî cümleyle özetlemek mümkündür:
“Rabbim! Ben kendime zulmettim; beni bağışla.”
Kasas, 28/16
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.”
Kasas, 28/24
“Rabbim! Göğsümü genişlet ve işimi kolaylaştır.”
Tâhâ, 20/25-26
“Hayır! Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
Şuarâ, 26/62
Bu dört cümle adeta bir müminin hayat programıdır:
Kur’ân kıssalarını yalnız tarih olarak okumamak gerekir.
Bugün Firavun’un şahsı yaşamıyor olabilir fakat:
kibir yaşayabilir.
zulüm yaşayabilir.
enaniyet yaşayabilir.
güç sarhoşluğu yaşayabilir.
Bugün önümüzde Kızıldeniz olmayabilir fakat:
borç denizi,
hastalık denizi,
aile problemleri,
gelecek kaygısı,
işsizlik,
yalnızlık,
günah alışkanlıkları
insana aşılmaz bir deniz gibi görünebilir.
Hz. Mûsâ’nın cevabı yine yolumuzu aydınlatır:
“Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
Bu cümleyi söylemek:
borcu ödemek için çalışmamak,
hastalıkta doktora gitmemek,
iş aramamak,
problemleri çözmeye uğraşmamak
demek değildir.
Hz. Mûsâ denizin karşısında beklemekle yetinmedi.
Allah:
“Asanla denize vur.”
buyurdu.
Müminin vazifesi:
asayı vurmaktır.
Denizi yarmak:
Allah’ın kudretine aittir.
Hz. Âdem’den Hz. Nûh’a…
Hz. İbrahim’den Hz. Mûsâ’ya…
Hz. Îsâ’dan Hz. Muhammed ﷺ’e kadar bütün peygamberlerin davetinin temeli birdir:
Hz. Mûsâ’ya Tûr’da verilen ilk büyük mesaj:
“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.”
Tâhâ, 20/14
olmuştur.
Bu ayet insan hayatının gayesini özetler.
Firavun:
Rab olmak istedi.
Sonunda helâk oldu.
Hz. Mûsâ:
Kul olduğunu bildi.
Allah onu peygamber yaptı.
Burada son derece büyük bir sır vardır:
İnsan Allah’a kul oldukça manen yükselir; nefsine kul oldukça küçülür.
Hakiki hürriyet:
Nefsin, şehvetin, malın, makamın ve insanların kölesi olmaktan kurtulup:
yalnız Allah’a kul olmaktır.
Hz. Mûsâ’nın hayatına baştan sona baktığımızda aynı hakikat tekrar tekrar karşımıza çıkar.
Bebekken:
Allah onunlaydı.
Nehirde:
Allah onunlaydı.
Firavun’un sarayında:
Allah onunlaydı.
Medyen yolunda:
Allah onunlaydı.
Tûr’da:
Allah onunlaydı.
Firavun’un karşısında:
Allah onunlaydı.
Denizin önünde:
Allah onunlaydı.
Çölde:
Allah onunlaydı.
Kavminin sıkıntıları içerisinde:
Allah onunlaydı.
Hz. Hârûn’un hayatı da kardeşlik, sadakat ve ihlâsın büyük bir örneğidir.
Bu iki peygamberin hayatından müminin kalbine yerleşmesi gereken en güçlü cümlelerden biri şudur:
Şuarâ, 26/62
Hayat bazen insanı denizin kenarına kadar getirebilir.
Önümüzde çözülmez problemler, arkamızda korkular olabilir.
İşte o zaman mümin:
Ümitsizliğe değil Allah’a bakar.
Korkuya değil imana sarılır.
Sebeplere müracaat eder fakat sebeplere tapmaz.
Dua eder fakat çalışmayı bırakmaz.
Çalışır fakat neticeyi kendisinden bilmez.
Ve kalbinden şöyle der:
“Rabbim benimledir.”
Sabah uyandığında:
“Bugün Rabbimin bana verdiği vazifeyi güzel yapacağım.”
Bir hata yaptığında:
“Rabbim! Ben kendime zulmettim, beni bağışla.”
Rızka ihtiyaç duyduğunda:
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.”
Zor bir görüşmeye girerken:
“Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz.”
Korktuğunda:
“Allah bizimle beraberdir; işitir ve görür.”
Çaresiz kaldığında:
“Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
Başarılı olduğunda:
“Bu Allah’ın lütfudur.”
Başkasının başarısını gördüğünde:
“Allah ona bereket versin.”
Musibet geldiğinde:
“Ben bütün hikmeti bilmiyorum; Rabbim bilir.”
Nimet geldiğinde:
“Elhamdülillah.”
Gün bittiğinde:
Muhasebe, istiğfar ve şükür.
Allah’ım!
Hz. Mûsâ’ya verdiğin iman, sabır, cesaret ve tevekkülden bize de nasip eyle.
Hz. Hârûn’a verdiğin sadakat, kardeşlik, güzel söz ve ihlâstan bize de nasip eyle.
Allah’ım, göğsümüzü genişlet.
İşimizi kolaylaştır.
Dilimizdeki düğümleri çöz.
Sözümüzü doğru, güzel ve tesirli eyle.
Bizi Firavun’un kibir ve enaniyetinden koru.
Nefsimizin gizli firavunluklarından Sana sığınırız.
Malı, makamı, insanları ve dünyayı kalbimizde putlaştırmaktan bizi muhafaza eyle.
Bize nimetlerini bilmeyi ve şükretmeyi nasip eyle.
Musibetler karşısında sabır,
nimetler karşısında şükür,
günahlar karşısında tövbe,
çaresizlik karşısında tevekkül nasip eyle.
Önümüzde deniz, arkamızda korkular bulunduğunda Hz. Mûsâ gibi:
“Rabbim benimledir; bana yol gösterecektir.”
diyebilecek tahkikî iman ihsan eyle.
Kardeşlerimizi rakip değil yardımcı gören ihlâslı kullarından eyle.
Bizi hakkı hak bilip ona uyan, bâtılı bâtıl bilip ondan kaçınanlardan eyle.
Son nefesimizi imanla vermeyi ve peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin beraberliğinde ebedî saadete ulaşmayı nasip eyle.
Âmin.
Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn kıssalarını daha geniş okumak isteyenler özellikle şu sûre ve ayetlere bakabilir:
Bakara: 2/49-74
A‘râf: 7/103-160
Yûnus: 10/75-93
Hûd: 11/96-99
İsrâ: 17/101-104
Kehf: 18/60-82
Meryem: 19/51-53
Tâhâ: 20/9-98
Mü’minûn: 23/45-49
Şuarâ: 26/10-68
Neml: 27/7-14
Kasas: 28/3-46
Mü’min/Gâfir: 40/23-54
Zuhruf: 43/46-56
Duhân: 44/17-33
Nâziât: 79/15-26
Hz. Mûsâ kıssasının Kur’ân’ın farklı sûrelerinde tekrar edilmesi bir tekrar kusuru değil; her sûrede başka bir iman, ahlâk, tebliğ ve kulluk dersinin öne çıkarılmasıdır.
Bu sebeple Hz. Mûsâ’nın hayatı yalnız bir peygamber biyografisi değildir.
Tevhidin şirke,
imanın küfre,
tevazuun kibre,
tevekkülün korkuya,
sabrın ümitsizliğe,
hakkın zulme karşı verdiği büyük mücadelenin Kur’ânî mektebidir.
Ve bu mektebin en unutulmaz derslerinden biri:
Şuarâ, 26/62
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.