- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. İlyas Aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’de adı zikredilen peygamberlerden biridir. Onun hayatının ayrıntıları Kur’ân’da uzun bir kıssa hâlinde anlatılmaz. Bununla birlikte Sâffât Sûresi’nin 123-132. âyetleri, onun peygamberliğinin merkezinde bulunan büyük mücadeleyi açık biçimde ortaya koyar:
“Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendi.”
(Sâffât, 37/123)
Hz. İlyas’ın tebliğinin merkezinde tevhid, yani yalnız Allah’a kulluk etmek ve bütün sahte ilâhları terk etmek vardır.
Kur’ân’ın bildirdiğine göre onun kavminden bazıları Ba‘l adı verilen bir varlığa veya puta kulluk ediyordu. Hz. İlyas Aleyhisselâm ise onları Allah’a dönmeye çağırdı.
Onun kıssası özellikle şu hakikatleri öğretir:
Tevhid, ihlâs, cesaret, sebat, sabır, şirkten sakınmak, çoğunluğun yanlışına kapılmamak ve neticeyi Allah’a bırakmak.
Kur’ân-ı Kerîm Hz. İlyas’ı açıkça peygamber olarak tanıtır:
“Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendi.”
(Sâffât, 37/123)
Bu âyet Hz. İlyas’ın peygamberliği konusunda herhangi bir tereddüde yer bırakmaz.
Kur’ân’da başka bir yerde de Hz. İlyas, Allah’ın hidayete erdirdiği seçkin kullar arasında zikredilir:
“Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da doğru yola iletmiştik. Hepsi salihlerdendi.”
(En‘âm, 6/85)
Burada dikkat çekici olan husus, Hz. İlyas’ın “salihler” arasında zikredilmesidir.
Demek ki peygamberlerin hayatında yalnızca insanlara hakikati anlatmak değil, anlattıkları hakikati yaşayarak temsil etmek de vardır.
İnsanların üzerinde en fazla tesir bırakan tebliğ, sözlerle hayatın birbirini doğruladığı tebliğdir.
Bir insan doğruluktan bahsediyor fakat kendisi doğru yaşamıyorsa sözü zayıflar. Sabır anlatıyor fakat küçük sıkıntılarda dağılıyorsa tesiri azalır.
Hz. İlyas’ın “salihlerden” oluşu bize şu ölçüyü verir:
Hakikati anlatmadan önce ve anlatırken hakikati yaşamaya çalışmak gerekir.
Kur’ân onun kavmine yaptığı çağrıyı şöyle bildirir:
“Hani o kavmine, ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ demişti.”
(Sâffât, 37/124)
Peygamberlerin daveti temelde aynıdır:
Allah’ı bir bilmek, yalnız O’na ibadet etmek ve hayatı O’nun rızasına göre düzenlemek.
Hz. İlyas da kavmine önce takvayı hatırlatmıştır.
Bu son derece önemlidir. Çünkü insanın problemi sadece yanlış bilgi değildir. Bazen insan hakikati bildiği hâlde nefsine, menfaatine, alışkanlıklarına veya çevresine uyduğu için yanlışta ısrar eder.
Risale-i Nur’un temel meselelerinden biri de tevhid hakikatidir.
Kâinattaki birlik, düzen, yardımlaşma, hikmet ve ölçü; bütün varlıkların tek bir Hâlık’ın kudretiyle yaratıldığını gösterir.
Bediüzzaman’ın eserlerinde sıkça işlenen düşünce şudur:
Bir şey her şeyle bağlantılı ise, onu gerçek anlamda idare edenin her şeyi bilmesi ve her şeye hükmetmesi gerekir.
Bu bakımdan Hz. İlyas’ın tevhid çağrısı yalnız eski çağlarda yaşayan bir topluma yapılmış tarihî bir çağrı değildir.
Bugünün insanına da şöyle seslenmektedir:
Kalbini parçalama. Hakiki Mabud birdir. Hakiki merci birdir. Hakiki yardım sahibi Allah’tır.
Hz. İlyas’ın kavmine yönelttiği en çarpıcı soru şudur:
“Yaratıcıların en güzelini bırakıp Ba‘l’e mi yalvarıyorsunuz?”
(Sâffât, 37/125)
Ardından şöyle buyurulur:
“Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı mı bırakıyorsunuz?”
(Sâffât, 37/126)
Bu iki âyet şirkin temel çelişkisini ortaya çıkarır.
İnsan yaratılmış bir varlıktan, Allah’a mahsus olan mutlak güç ve tasarrufu beklemeye başladığında büyük bir yanılgıya düşer.
Hz. İlyas kavmine âdeta şunu soruyordu:
Sizi yaratmayan, hayat vermeyen, rızıklandırmayan ve kâinatı idare etmeyen bir varlığa neden kulluk ediyorsunuz?
Bugün insanların çoğu eski toplumların yaptığı şekilde taştan yapılmış putlara tapmıyor olabilir.
Fakat insan kalbi yine de başka şeyleri Allah’ın önüne geçirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Mesela:
Para,
makam,
şöhret,
insanlar tarafından beğenilmek,
sosyal statü,
güç,
ideoloji,
nefsin arzuları,
teknoloji,
insanların takdiri
insanın hayatının mutlak gayesi hâline gelebilir.
Bunların kendileri mutlaka kötü değildir. Problem, bunlara Allah’a ait olan makamın verilmesidir.
Mal kullanılmalıdır; fakat kalbin sahibi olmamalıdır.
İnsanlar sevilmelidir; fakat Allah unutularak değil.
Sebeplere başvurulmalıdır; fakat netice sebeplerden bilinmemelidir.
Risale-i Nur’da sebeplerin birer perde olduğu, hakiki tesirin Allah’ın kudretine ait bulunduğu kuvvetle vurgulanır.
Mesela ilaç kullanırız.
Fakat şifayı ilaç yaratmaz.
Doktora gideriz.
Fakat doktor şifanın yaratıcısı değildir.
Çalışırız.
Fakat rızkın hakiki sahibi işveren veya müşteri değildir.
Toprağa tohumu koyarız.
Fakat o küçücük tohumu ağaç hâline getiren insan değildir.
Hz. İlyas’ın tevhid dersi burada günlük hayatımıza girer:
Sebebi kullan; fakat neticeyi Allah’tan bil.
Hz. İlyas kavmine:
“Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah…”
(Sâffât, 37/126)
hakikatini hatırlatır.
Bu ifade çok derin bir ders taşır.
Bir düşüncenin eskiden beri uygulanıyor olması onun mutlaka doğru olduğunu göstermez.
Aynı şekilde yeni olması da doğru olduğunun delili değildir.
Müminin ölçüsü:
“Herkes böyle yapıyor.”
değil;
“Allah ve Resûlü ne buyuruyor?”
olmalıdır.
İslam anne-babaya ve büyüklere hürmeti emreder. Fakat Allah’a isyan konusunda hiç kimseye itaat edilmez.
Resûlullah’ın ﷺ sünnetinde de Allah’a isyan içeren hususlarda mahlûka itaat olmayacağı ölçüsü yer alır.
İnsan ailesinden, toplumundan ve çevresinden çok şey öğrenir.
Fakat iman sahibi insan gerektiğinde kendi alışkanlıklarını da Kur’ân’ın terazisinde tartmalıdır.
Kur’ân Hz. İlyas’ın kavminin tavrını şöyle bildirir:
“Fakat onu yalanladılar.”
(Sâffât, 37/127)
Bir peygamber konuşuyor fakat insanlar yine de kabul etmiyor.
Bu bize önemli bir ölçü öğretir:
Hakikat, insanların kabul oranıyla hakikat olmaz.
Bir toplumun büyük bölümü bir yanlışı benimsemiş olabilir.
Bir yanlış moda olabilir.
Herkes tarafından normal görülebilir.
Fakat ölçü insanların sayısı değil, Allah’ın bildirdiği hakikattir.
Risale-i Nur’da imanın tahkikî hâle gelmesine büyük önem verilir.
Yani insan:
“Çevrem böyle inanıyor.”
seviyesinden:
“Ben Rabbimin varlığını ve birliğini delilleriyle biliyor ve tasdik ediyorum.”
seviyesine yükselmelidir.
Tahkikî iman özellikle fitne ve şüphe zamanlarında insanın manevî dayanağıdır.
Hz. İlyas Aleyhisselâm toplumunda yaygın hâle gelmiş yanlış bir inancın karşısına çıktı.
Bu kolay değildir.
Çünkü insan çoğunluğa aykırı konuştuğunda:
dışlanabilir,
küçümsenebilir,
yalnız bırakılabilir,
suçlanabilir,
menfaatlerini kaybedebilir.
Fakat peygamberler insanların alkışına göre değil, Allah’ın emrine göre hareket etmişlerdir.
Hz. İlyas’ın hayatından çıkan derslerden biri şudur:
Hak yolunda yürüyen insan, insanların takdirinden önce Allah’ın rızasını düşünmelidir.
Fakat burada önemli bir denge vardır.
Cesaret; kaba davranmak, insanları aşağılamak veya sürekli tartışmak değildir.
Kur’ân’ın genel tebliğ metodu:
hikmet, güzel öğüt, sabır ve güzel ahlaktır.
Hz. İlyas tebliğ etti.
Fakat kavminin önemli bir kısmı onu yalanladı.
Bu durum bize peygamberlerin hayatındaki büyük bir hakikati öğretmektedir:
Peygamberin vazifesi tebliğdir; hidayeti yaratan Allah’tır.
Aynı prensip bizim için de geçerlidir.
Bir anne veya baba çocuğuna güzel nasihat verir.
Bir öğretmen öğrencisini yönlendirir.
Bir Müslüman arkadaşına namazı anlatır.
Bir insan başka birine Kur’ân hakikatlerini anlatır.
Fakat kalpleri değiştiren Allah’tır.
Risale-i Nur hizmet anlayışında çok önemli bir ölçü vardır:
Vazife-i İlâhiyeye karışmamak.
İnsan kendi vazifesini yapar; neticeyi Allah’a bırakır.
Bu anlayış tebliğ yapan insanı iki büyük hastalıktan korur:
Ümitsizlikten ve gururdan.
İnsanlar kabul etmezse:
“Ben başarısız oldum.”
diye ümitsizliğe düşmez.
İnsanlar kabul ederse:
“Ben onları hidayete erdirdim.”
diye gururlanmaz.
Çünkü bilir ki:
Tebliğ kuldan, hidayet Allah’tandır.
Hz. İlyas’ın kıssasında iman edenlerle inkâr edenler arasındaki mücadele görülmektedir.
Bu bize şunu öğretir:
Bir insan hak üzereyse yalnız kalması onun yanlış olduğunu göstermez.
Peygamberlerin birçoğu başlangıçta çok az insan tarafından kabul edilmiştir.
Hakikat bazen bir kişinin kalbinde temsil edilirken bâtıl büyük kalabalıkların arasında bulunabilir.
Bu sebeple mümin:
“İnsanlar ne der?”
sorusundan önce:
“Allah bundan razı olur mu?”
sorusunu sormalıdır.
Hz. İlyas’ın kavmi hakkında Kur’ân şöyle buyurur:
“Fakat onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka azaba getirileceklerdir. Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları başka.”
(Sâffât, 37/127-128)
Burada ihlâs büyük bir kurtuluş vesilesi olarak karşımıza çıkar.
İhlâs, yapılan ameli yalnız Allah’ın rızası için yapmaktır.
Namazı Allah için kılmak.
İyiliği Allah için yapmak.
Sadakayı gösteriş için değil Allah için vermek.
İnsanlara dini anlatırken kendini öne çıkarmamak.
Hizmet ederken makam ve alkış beklememek.
Bediüzzaman özellikle Yirmi Birinci Lem’a olan İhlâs Risalesi’nde hizmet-i imaniyede ihlâsın önemini kuvvetle vurgular.
İhlâsın özü şudur:
Amelde rıza-yı İlâhîyi esas yapmak.
İnsanların alkışı gelip geçicidir.
Allah’ın rızası ise ebedî saadetin kapısıdır.
Hz. İlyas dünyada herkes tarafından kabul edilmedi.
Fakat Allah onu Kur’ân’da övdü.
Şöyle buyurdu:
“Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.”
(Sâffât, 37/129)
Ardından:
“İlyas’a selâm olsun!”
(Sâffât, 37/130)
buyrulur.
Ne büyük bir şeref!
İnsanların bir kısmı onu reddetti fakat Allah onun adını kıyamete kadar okunacak Kur’ân’da yaşattı.
İnsanların seni alkışlaması geçicidir.
İnsanların seni eleştirmesi de geçicidir.
Asıl mesele:
Allah’ın seni nasıl değerlendirdiğidir.
Bugün seni kimse tanımayabilir.
Yaptığın iyilik bilinmeyebilir.
Verdiğin sadakayı kimse görmeyebilir.
Çektiğin sıkıntıları insanlar anlamayabilir.
Fakat Allah biliyorsa hiçbir iyilik kaybolmaz.
Kur’ân şöyle devam eder:
“İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.”
(Sâffât, 37/131)
Bu, yalnız Hz. İlyas’a mahsus bir müjde değildir.
Kur’ân burada genel bir kanun bildirir:
İhsan sahibi kulların gayreti Allah katında zayi olmaz.
Belki dünyada hemen karşılık görülmez.
Belki insanlar teşekkür etmez.
Belki iyiliğe iyilikle cevap verilmez.
Fakat Allah hiçbir hayrı kaybetmez.
Bu yüzden mümin iyilik yaparken insanların karşılığını değil, Allah’ın rızasını beklemelidir.
Kıssanın sonunda şöyle buyurulur:
“Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.”
(Sâffât, 37/132)
Hz. İlyas’ın bütün mücadelesinin temelinde iman vardır.
Tevhid mücadelesi imanından doğdu.
Cesareti imanından doğdu.
Sabrı imanından doğdu.
İhlâsı imanından doğdu.
İnsanlardan korkmaması imanından doğdu.
Risale-i Nur’da iman yalnızca zihinsel bir kabul olarak görülmez.
Hakiki iman insanın dünyaya bakışını değiştirir.
İman eden insan bilir:
Ben sahipsiz değilim.
Kâinat başıboş değil.
Ölüm yokluk değildir.
Musibetler hikmetsiz değildir.
Dualar işitilmektedir.
İyilikler kaybolmamaktadır.
Allah her şeyi görmektedir.
İşte böyle bir iman, Hz. İlyas misali insanı şartların esiri olmaktan kurtarır.
Hz. İlyas’ın Ba‘l’e karşı mücadelesini günümüze taşıdığımızda önemli bir tevhid dersi daha ortaya çıkar.
İnsan bazen farkında olmadan sebeplere aşırı güç verebilir.
“Param varsa güvendeyim.”
“Bu insan yanımda olursa hiçbir şey olmaz.”
“Doktor beni mutlaka iyileştirir.”
“İşim varsa geleceğim garanti.”
gibi düşünceler kalbe yerleşebilir.
İslam sebepleri terk etmeyi öğretmez.
Tam tersine çalışmayı, tedbir almayı ve meşru sebeplere başvurmayı emreder.
Fakat sebepleri ilahlaştırmayı reddeder.
Risale-i Nur’un tevhid anlayışıyla ifade edersek:
Sebepler birer perdedir; hakiki tasarruf Allah’a aittir.
Çiftçi tohumu eker fakat tohumu yaratmaz.
Doktor ilacı verir fakat şifayı yaratmaz.
Anne çocuğuna yemek verir fakat hücrelerde hayatı meydana getirmez.
Güneş ışık verir fakat gözün görmesini yaratamaz.
Bütün sebepler Allah’ın kudretine birer perde ve vesiledir.
Hz. İlyas’ın hayatından çıkarılabilecek önemli derslerden biri de şudur:
Allah’a dayanan insan, sebeplerin zayıflığı karşısında ümitsizliğe düşmez.
Çünkü onun dayanağı yalnız görünen imkânlar değildir.
Risale-i Nur’un iman eğitiminde insanın aczi ve fakrı önemli bir yere sahiptir.
İnsan acizdir.
Her şeyi kontrol edemez.
Fakirdir.
Sayısız nimete muhtaçtır.
Fakat bu acizlik ve fakirlik, Allah’a yöneldiğinde büyük bir kuvvete dönüşür.
Çünkü kul:
“Benim gücüm yetmiyor fakat Rabbimin kudreti her şeye yeter.”
der.
Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e ﷺ kadar bütün peygamberlerin temel daveti aynıdır:
Allah’a kulluk edin ve O’na ortak koşmayın.
Hz. İlyas da bu büyük peygamberlik zincirinin bir halkasıdır.
Bu nedenle onun kıssasını yalnızca geçmişte meydana gelmiş bir putperestlik mücadelesi olarak okumak eksik olur.
Asıl soru şudur:
Benim kalbimde Allah’ın önüne geçirdiğim şeyler var mı?
Mal mı?
Makam mı?
Nefis mi?
İnsanların takdiri mi?
Korkularım mı?
Gelecek endişesi mi?
İşte Hz. İlyas’ın kıssası insanı kendi kalbine bakmaya çağırır.
Hz. İlyas hakkında sahih hadislerde ayrıntılı bir hayat hikâyesi bulunmadığından, onun hayatına dair Kur’ân’da bulunmayan ayrıntıları kesin bilgi gibi anlatmamak gerekir.
Bu önemli bir ilmî ölçüdür.
Bununla beraber Hz. İlyas’ın Kur’ân’da bildirilen tevhid mücadelesi, Resûlullah’ın ﷺ sünnetinde gördüğümüz temel ilkelerle tamamen uyumludur:
Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak,
ibadeti yalnız Allah’a yapmak,
amellerde ihlâslı olmak,
hakkı sabırla anlatmak,
insanlardan karşılık beklememek,
Allah’a tevekkül etmek,
kötülük karşısında hakkı terk etmemek.
Dolayısıyla Hz. İlyas’ın mesajı ile Resûlullah’ın ﷺ insanlığa getirdiği tevhid çağrısı aynı peygamberlik kaynağından gelmektedir.
Hz. İlyas Aleyhisselâm’ın kıssası sadece okunacak değil, yaşanacak dersler içerir.
Rızkı işyerinden değil, Allah’tan bil.
İşyerini ve çalışmayı ise rızkın meşru sebebi olarak gör.
Doktora git, ilacını kullan fakat şifayı Allah’tan iste.
Teşekkür bekleme.
Allah’ın bilmesini yeterli görmeye çalış.
“Herkes yapıyor.” deme.
Allah’ın ölçüsünü esas al.
Kaba değil hikmetli ol.
Ümitsizliğe kapılma.
Senin vazifen güzel şekilde anlatmaktır.
Kendinden bilerek gururlanma.
Allah’ın ihsanı olduğunu hatırla.
Hak üzereysen yalnızlığın seni korkutmasın.
Allah’ın beraberliği bütün kalabalıklardan daha değerlidir.
Hz. İlyas’ın mücadelesini Risale-i Nur’un imanî kavramlarıyla düşündüğümüzde beş temel hakikat öne çıkar:
Kâinatın Rabbi birdir. Kalbin gerçek mabudu da yalnız O olmalıdır.
İbadet ve hizmet yalnız Allah’ın rızası için yapılmalıdır.
Sebeplere müracaat edilir fakat netice Allah’tan beklenir.
İnsanların kabul veya reddi hakikatin ölçüsü değildir.
Kul üzerine düşeni yapar; neticeyi Allah’ın hikmetine bırakır.
Bu beş esas Hz. İlyas kıssasını yalnız geçmişi anlatan bir kıssa olmaktan çıkarıp bugünün insanına hitap eden canlı bir iman dersine dönüştürür.
Tevhid hayatın merkezidir.
Kalbin hakiki sahibi yalnız Allah olmalıdır.
Şirk yalnız taştan putlardan ibaret değildir.
Kalpte Allah’ın önüne geçirilen şeyler de manevî tehlike oluşturabilir.
Sebepler kullanılmalı fakat putlaştırılmamalıdır.
Sebeplere başvururuz; neticeyi Allah’tan biliriz.
Çoğunluk her zaman hakikatin ölçüsü değildir.
Hak, insanların sayısıyla değişmez.
Atalardan gelen her alışkanlık doğru olmayabilir.
Gelenek Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde değerlendirilmelidir.
Hakikati söylemek cesaret ister.
Mümin gerektiğinde yanlış karşısında yalnız kalmayı göze almalıdır.
Tebliğ bizim, hidayet Allah’ın işidir.
İnsan üzerine düşeni yapıp neticeyi Allah’a bırakmalıdır.
İhlâs amelin ruhudur.
İnsanların takdirinden önce Allah’ın rızası aranmalıdır.
İyilik Allah katında kaybolmaz.
İnsanların teşekkür etmemesi hayrın değerini azaltmaz.
Hakiki iman insana manevî cesaret verir.
Rabbini tanıyan insan sebepler karşısında ezilmez.
Peygamberlerin temel davası tevhiddir.
Bütün peygamberler insanları yalnız Allah’a kulluğa çağırmıştır.
En büyük başarı Allah’ın razı olduğu kul olabilmektir.
Dünyadaki şöhret değil, Allah katındaki kabul önemlidir.
Hz. İlyas Aleyhisselâm’ın Kur’ân’da kısa fakat son derece güçlü biçimde anlatılan kıssası, aslında insanın kalbine yöneltilmiş büyük bir tevhid çağrısıdır.
Hz. İlyas kavmine:
“Yaratıcıların en güzelini bırakıp Ba‘l’e mi yalvarıyorsunuz?”
(Sâffât, 37/125)
diye sormuştu.
Bu soru asırlar ötesinden bugün bize de ulaşmaktadır.
Rızkı kimden biliyoruz?
Şifayı kimden bekliyoruz?
Kimin rızasını hayatımızın merkezine koyuyoruz?
İnsanların beğenisi mi bizim için daha önemli, Allah’ın rızası mı?
Sebeplere mi güveniyoruz, sebeplerin Rabbine mi?
Hz. İlyas’ın hayatından çıkarılabilecek en büyük ders belki de şudur:
Mümin sebepler dünyasında yaşar fakat kalbini sebeplere teslim etmez. Çalışır ama Allah’a güvenir. Tebliğ eder ama hidayeti Allah’tan bilir. İyilik yapar ama karşılığını insanlardan beklemez. Hak üzere yürürken yalnız kalsa bile Rabbinden ümidini kesmez.
Çünkü gerçek tevhid yalnız:
“Allah birdir.”
demek değildir.
Gerçek tevhid;
korkuda, ümitte, duada, tevekkülde, ibadette, muhabbette ve hayatın bütününde Allah’ı merkeze almaktır.
Hz. İlyas Aleyhisselâm’ın tevhid mücadelesi de bize bu büyük hakikati öğretmektedir:
Putların en tehlikelisi bazen taşlardan yapılanlar değil, insanın kalbinde Allah ile arasına giren şeylerdir.
Kalp onlardan temizlendikçe iman kuvvetlenir; iman kuvvetlendikçe insan sebeplerin esaretinden kurtulur ve Rabbine daha sağlam bağlanır.
“İlyas’a selâm olsun! İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.”
(Sâffât, 37/130-132)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.