- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun, yalnızca Hz. Musa Aleyhisselâm döneminde yaşamış zalim bir hükümdarın adı veya unvanı olarak anlatılmaz. O, aynı zamanda kibir, zulüm, istibdat, enaniyet, inkâr, dünyevî güç tutkusu ve hakikat karşısındaki inatçılığın sembolü hâline gelmiştir.
Kur’ân’da Hz. Musa Aleyhisselâm ile Firavun arasındaki mücadele farklı sûrelerde tekrar tekrar anlatılır. Bunun önemli hikmetlerinden biri şudur:
Firavunluk sadece geçmişte kalmış tarihî bir hadise değildir. İnsan nefsinde küçük ölçekte tekrar ortaya çıkabilecek bir hastalıktır.
Bu sebeple Firavun kıssasını okurken yalnızca:
“Firavun ne kadar zalimmiş.”
demek yeterli değildir.
Asıl ibret şudur:
“Firavun'u Firavun yapan hangi özelliklerdi ve bunların bende küçük de olsa bir karşılığı var mı?”
Risale-i Nur'un nefis, ene, kibir, gurur, rububiyet vehmi ve ubudiyet hakkındaki izahları bu açıdan Firavun kıssasını anlamaya önemli bir pencere açar.
“Firavun”, eski Mısır hükümdarları için kullanılan bir unvandır. Kur’ân, Hz. Musa Aleyhisselâm dönemindeki Firavun'un şahsî isminden ziyade onun iman ve ahlâk bakımından temsil ettiği karakter üzerinde durur.
Kur’ân onun hakkında şöyle buyurur:
“Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını gruplara ayırdı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.”
(Kasas, 28/4)
Bu tek âyet bile Firavun düzeninin temel özelliklerini ortaya koymaktadır:
Kibir ve büyüklük taslamak,
toplumu bölmek,
insanları sınıflara ayırmak,
zayıfları ezmek,
korku siyaseti uygulamak,
masumları öldürmek,
iktidarını korumak için her yolu meşru görmek.
Dolayısıyla Firavunluk yalnızca bir kişinin günahı değil, zulmün sistem hâline gelmiş şeklidir.
Firavun'un en belirgin özelliklerinden biri kibirdir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Firavun ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar.”
(Kasas, 28/39)
Kibir insanın kendisini gerçek konumundan daha büyük görmesidir.
Kul olduğunu unutan insan zamanla kendisini:
başkalarından üstün,
sorgulanamaz,
vazgeçilmez,
dokunulmaz
görmeye başlayabilir.
Firavun'daki hastalık da böyle büyümüştür.
Risale-i Nur'da insanın “ene”si, yani benliği, Allah'ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan bir ölçü ve anahtar olarak değerlendirilir.
İnsan kendisindeki sınırlı kudretten Allah'ın sonsuz kudretini, sınırlı bilgisinden Allah'ın sonsuz ilmini anlamalıdır.
Fakat ene yanlış kullanılırsa insan:
“Benim gücüm, benim mülküm, benim başarım, benim makamım...”
diyerek kendisini hakiki malik zannetmeye başlayabilir.
İşte Firavunluk bu yanlış kullanımın en uç noktalarından biridir.
İnsan Firavun kadar güçlü olmadığı için Firavunlaşmaktan korunmuş sayılmaz.
Bir insan:
ailesinde,
iş yerinde,
küçük bir toplulukta,
makamında,
servetinde,
bilgisinde
başkalarını küçümsüyorsa, Firavun ahlâkından küçük bir pay taşıyor olabilir.
Firavun'un azgınlığının zirvesini Kur’ân şöyle bildirir:
“Ben sizin en yüce rabbinizim, dedi.”
(Nâziât, 79/24)
Bu ifade insan benliğinin ulaşabileceği en korkunç noktayı gösterir.
Firavun artık yalnızca siyasi hâkimiyet istememektedir. İnsanların kendisine mutlak şekilde boyun eğmesini istemektedir.
Başka bir âyette şöyle der:
“Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum.”
(Kasas, 28/38)
Buradaki temel problem yalnızca söylenen söz değildir.
Asıl hastalık şudur:
Kulun kendi sınırlarını unutması.
İnsan yaratılmıştır.
Ölümlüdür.
Hastalanabilir.
Acıkır.
Uyur.
Yaşlanır.
Bir damla suya muhtaçtır.
Kalbinin atmasını bile kendisi sağlamaz.
Buna rağmen insanın kendisini mutlak güç sahibi görmesi büyük bir yanılgıdır.
Risale-i Nur'un temel derslerinden biri insanın acz ve fakrını anlamasıdır.
İnsan:
aczini anlarsa kudret-i İlâhiyeye,
fakrını anlarsa rahmet-i İlâhiyeye yönelir.
Firavun ise bunun tersini yaptı.
Aciz olduğu hâlde kendisini güçlü, fakir olduğu hâlde kendisini malik, kul olduğu hâlde kendisini hâkim-i mutlak zannetti.
Ubudiyet insanı küçültmez; gerçek yerini öğretir.
Firavun kavmine şöyle seslendi:
“Ey kavmim! Mısır'ın mülkü ve altımdan akıp giden şu nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”
(Zuhruf, 43/51)
Firavun insanlara sahip olduğu maddî gücü gösteriyordu.
Mısır...
Saraylar...
Ordular...
Nehirler...
Servet...
Makam...
Bütün bunları kendi üstünlüğünün delili zannediyordu.
Fakat büyük yanılgısı şuydu:
Emaneti mülk zannediyordu.
Kur’ân'ın öğrettiği hakikate göre gerçek mülk Allah'ındır.
İnsan ise geçici bir emanetçidir.
Bugün sahip olduğumuz:
mal,
makam,
beden,
güzellik,
zekâ,
evlat,
sağlık,
imkânlar
bir gün elimizden alınacaktır.
Firavun Nil'i göstererek “benim” diyordu.
Fakat sonunda o sular onun hükmünü dinlemedi.
İnsan “Benim!” dediği şeylerin hiçbirini yanında götüremez.
Firavun yalnızca fizikî güçle yönetmiyordu.
Korku üretiyordu.
Hz. Musa'ya iman eden sihirbazlara şöyle dedi:
“Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi?”
Ardından onları ağır şekilde tehdit etti.
(A'râf, 7/123-124; Tâhâ, 20/71)
Bu ifade Firavun psikolojisinin önemli bir yönünü gösterir:
İnsanların vicdanları üzerinde bile hâkimiyet kurmak istemektedir.
“Ben izin vermeden nasıl iman edersiniz?”
Bu anlayışta insanın düşüncesi bile hükümdarın kontrolünde olmalıdır.
Zulmün ileri noktası yalnızca insanın malını almak değildir.
İnsanların:
düşüncelerine,
inançlarına,
vicdanlarına,
tercihlerine
zorla hükmetmeye çalışmak da bir zulüm biçimidir.
Kasas sûresindeki çok önemli ifade şöyledir:
“Halkını gruplara ayırdı.”
(Kasas, 28/4)
Bu, Firavun siyasetinin temel yöntemlerinden biridir.
İnsanları birbirine karşı ayırmak ve bir kesimi diğerine karşı kullanmak...
Çünkü zalim yönetimler insanların birlik olmasından korkabilir.
Buradan günümüze uzanan önemli bir ahlâk dersi çıkar:
Risale-i Nur'da özellikle uhuvvet, ihlâs, tesanüd ve ittihad üzerinde önemle durulur.
Mümin:
“Benim grubum kazansın.”
demekten önce:
“Hak kazansın.”
demelidir.
Hz. Musa Aleyhisselâm Firavun'a Allah'ın mesajını getirdi.
Firavun neden kabul etmedi?
Sadece delil eksikliğinden dolayı mı?
Hayır.
Kur’ân onun siyasî korkusunu da gösterir.
Firavun çevresine Hz. Musa hakkında şöyle dedi:
“Ben onun dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.”
(Mü'min/Gâfir, 40/26)
Bu çok dikkat çekicidir.
Asıl büyük bozgunculuğu yapan Firavun olduğu hâlde, Hz. Musa'yı bozgunculukla suçlamaktadır.
Zalim insan bazen kendi suçunu karşısındakine isnat eder.
Kendisini:
“düzeni koruyan”
olarak gösterirken hakikat ehline:
“düzeni bozan”
damgası vurabilir.
Makam sevgisi hakikati görmenin önündeki en büyük perdelerden biri olabilir.
İnsan bazen hakikati anlamadığı için değil, kabul ederse kaybedeceklerinden korktuğu için reddeder.
Allah Hz. Musa Aleyhisselâm'ı Firavun'a gönderdi.
Musa Aleyhisselâm mucizeler gösterdi.
Asası Allah'ın izniyle yılana dönüştü.
Eli parlak bir mucize olarak göründü.
Başka ilâhî işaretler meydana geldi.
Fakat Firavun bunları kabul etmek yerine sihir olarak niteledi.
Burada çok önemli bir iman hakikati vardır:
Delil görmek ile hidayete ermek aynı şey değildir.
Çünkü insanın kalbinde:
kibir,
taassup,
menfaat,
makam sevgisi,
inat
varsa açık deliller karşısında bile direnebilir.
Firavun sihirbazlarını topladı.
Amacı Hz. Musa'yı halkın önünde mağlup etmekti.
Fakat beklemediği bir şey oldu.
Sihirbazlar Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını anlayınca secdeye kapandılar:
“Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik.”
(A'râf, 7/121-122)
Firavun onları ölümle tehdit etti.
Fakat onlar imanlarından vazgeçmediler.
Bu olay çok büyük bir ders taşır.
İnsan hayatında hidayet bazen çok kısa sürede büyük değişiklikler meydana getirebilir.
Bir insan geçmişte büyük hatalar işlemiş olabilir.
Fakat hakikati gördüğü anda samimiyetle Allah'a yönelirse bambaşka bir insan olabilir.
Bu sebeple:
Hiç kimse geçmişinden dolayı Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelidir.
Kur’ân, Firavun ailesinden imanını gizleyen bir mümini de anlatır.
Bu kişi şöyle dedi:
“Bir adamı, ‘Rabbim Allah'tır’ dediği için öldürecek misiniz?”
(Mü'min/Gâfir, 40/28)
Bu çok büyük bir cesaret örneğidir.
Hakikat bazen sarayın tam ortasında savunulabilir.
Demek ki bozuk bir çevrede yaşamak insanın mutlaka bozulmasını gerektirmez.
Çevre insan üzerinde etkilidir fakat insanın iradesini tamamen ortadan kaldırmaz.
Firavun'un sarayında bile mümin çıkabilir.
Kur’ân Firavun'un eşini müminlere örnek gösterir:
“Allah iman edenlere de Firavun'un karısını örnek gösterdi...”
(Tahrîm, 66/11)
O şöyle dua etti:
“Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar...”
Burada muazzam bir tezat vardır:
Aynı sarayda iki insan.
Biri Firavun.
Diğeri iman ehli bir kadın.
Biri cehennem yolunu seçiyor.
Diğeri cenneti istiyor.
İnsan:
ailesi,
çevresi,
eşi,
toplumu
sebebiyle Allah karşısındaki şahsî sorumluluğundan kurtulamaz.
Firavun'un evinde yaşayan bir insan bile Allah'ın sevgili kullarından olabilir.
Firavun kadar zalim bir insana Hz. Musa ve Hz. Harun gönderilirken Allah şöyle buyurdu:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.”
(Tâhâ, 20/44)
Bu âyet İslâmî tebliğ ahlâkının en önemli ölçülerinden biridir.
Düşünün:
Muhatap Firavun'dur.
Buna rağmen başlangıçta:
“Yumuşak konuşun.”
emri verilmektedir.
Bir insan günahkâr veya yanlış yolda olabilir.
Fakat ona hakaret etmek, aşağılamak ve şahsiyetini ezmek tebliğ değildir.
Hakikat:
hikmetle,
sabırla,
merhametle,
güzel üslupla
anlatılmalıdır.
Risale-i Nur'un müsbet hareket anlayışı da bu noktada önemli bir ahlâkî ölçü sunar.
Firavun hemen cezalandırılmadı.
Kendisine peygamber gönderildi.
Mucizeler gösterildi.
İkazlar geldi.
Musibetlerle uyarıldı.
Fakat her defasında sözünden döndü.
Bu durum Allah'ın kullarına mühlet vermesindeki rahmeti gösterir.
Allah hemen cezalandırmayabilir.
Fakat mühlet verilmesi, yapılanların onaylandığı anlamına gelmez.
Günahın cezasının hemen gelmemesi insanı aldatmamalıdır.
İnsan:
“Bir şey olmadı.”
diyerek yanlışında ısrar ederse Firavun'un düştüğü yanılgıya düşebilir.
Firavun'un ordusu vardı.
Sarayları vardı.
Serveti vardı.
Emir verdiğinde binlerce insan harekete geçiyordu.
Bütün bunlar ona yenilmez olduğu vehmini verdi.
Fakat Kur’ân bize şu hakikati gösterir:
Allah'ın kudreti karşısında bütün dünyevî güçler sıfıra iner.
Firavun'un orduları İsrailoğullarının peşinden denize girdi.
Deniz Allah'ın emriyle Hz. Musa ve beraberindekilere yol olmuştu.
Aynı deniz Firavun için mezar oldu.
Bu hadise tevhid açısından çok büyük bir derstir.
Aynı su...
Musa'ya rahmet.
Firavun'a azap.
Demek ki sebepler kendi başlarına hüküm sahibi değildir.
Risale-i Nur'un sıkça üzerinde durduğu tevhid ve esbabın tesirsizliği hakikati açısından bakıldığında:
Su kendi başına ne kurtarıcıdır ne öldürücüdür.
Ateş kendi başına yakıcı değildir.
İlaç kendi başına şifa verici değildir.
Sebepler Allah'ın kudretine birer perdedir.
Mümin sebeplere başvurur fakat neticeyi Allah'tan bilir.
Deniz onu boğmaya başladığında Firavun şöyle dedi:
“İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilâh olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanlardanım.”
(Yûnus, 10/90)
Fakat cevap geldi:
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”
(Yûnus, 10/91)
Burada çok ciddi bir ders vardır.
İman ve tövbe ölümün kesin olarak görüldüğü ana bırakılmamalıdır.
Çünkü imtihanın sırrı gayba iman etmektir.
Ölüm hakikati kesin şekilde görülmeye başladığında imtihan perdesi kapanmaktadır.
“Yaşlanınca tövbe ederim.”
demek çok tehlikelidir.
Çünkü hiç kimsenin yaşlanacağına dair garantisi yoktur.
En doğru zaman:
Şimdidir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Bugün senin bedenini kurtaracağız ki senden sonrakilere ibret olasın.”
(Yûnus, 10/92)
Bir zamanlar insanların karşısında:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.”
diyen hükümdar sonunda kendi bedenini bile kurtaramadı.
Bu, insanlık tarihine bırakılmış büyük bir mesajdır:
İnsan ne kadar yükselirse yükselsin ölümlüdür.
Makamlar biter.
Saltanatlar çöker.
Servet el değiştirir.
Beden toprağa gider.
Fakat insanın Allah karşısındaki hesabı kalır.
Firavunluğu yalnızca siyasî bir kavram olarak anlamak eksik olur.
Firavunluk önce insanın içinde başlar.
Bir insan:
“Ben bilirim.”
“Ben yanılmam.”
“Ben üstünüm.”
“Benim dediğim olacak.”
“Kimse beni sorgulayamaz.”
demeye başladığında benlik tehlikeli şekilde büyümeye başlayabilir.
Risale-i Nur'un nefis terbiyesine dair dersleri burada önem kazanır.
İnsan kendisini mutlak malik değil, emanetçi bilmelidir.
Mutlak hâkim değil, kul bilmelidir.
Nefis terbiye edilmezse:
övülmek ister,
üstün görünmek ister,
hatasını kabul etmek istemez,
eleştiriden hoşlanmaz,
başkalarının kendisine itaat etmesini ister,
başarıları kendinden bilir.
Bunların büyümüş hâli Firavun ahlâkına dönüşebilir.
Bu yüzden Firavun kıssasının en derin derslerinden biri şudur:
Firavun'u sadece dışarıda arama; nefsindeki Firavunluk istidadını da terbiye et.
Bir tarafta Musa Aleyhisselâm:
Ubudiyet
Tevazu
Tevhid
Teslimiyet
Adalet
Merhamet
Diğer tarafta Firavun:
Enaniyet
Kibir
Şirk
İsyan
Zulüm
Tahakküm
Bu sebeple kıssa yalnızca iki şahsın mücadelesi değildir.
İnsanın kendi içinde de benzer bir mücadele yaşanabilir.
Nefis:
“Ben.”
der.
İman:
“O.”
der.
Nefis:
“Ben yaptım.”
der.
Tevhid:
“Allah nasip etti.”
der.
Nefis:
“Benim.”
der.
Ubudiyet:
“Emanet.”
der.
Kur’ân'daki Firavun ve Karun örnekleri birbirini tamamlayan iki büyük dünyevî hastalığı gösterir.
Firavun:
“Hüküm benim.”
anlayışını temsil eder.
Karun ise:
“Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi.”
(Kasas, 28/78)
diyerek malını kendinden bilmiştir.
Biri iktidar enaniyetini, diğeri servet enaniyetini temsil eder.
Her ikisinin ortak problemi:
Nimeti Mün'im-i Hakikî'den bilmemektir.
Firavun tek başına değildi.
Ordusu, yöneticileri ve taraftarları vardı.
Kur’ân:
“Firavun, Hâmân ve orduları...”
ifadeleriyle onların ortak sorumluluğuna dikkat çeker.
Buradan önemli bir ders çıkar:
Zulüm yalnızca zalimin eliyle ayakta durmaz; zulme destek verenler de onun devamına katkıda bulunabilir.
Bu nedenle mümin:
zulmetmemeli,
zulme destek olmamalı,
haksızlığı alkışlamamalı,
menfaati uğruna hakkı terk etmemelidir.
Firavun kıssası aynı zamanda makam ve gücün büyük bir imtihan olduğunu gösterir.
Fakirken mütevazı olmak kolay olabilir.
Fakat:
zenginleşince,
makam sahibi olunca,
insanlar sözünü dinlemeye başlayınca,
yetki eline geçince
insanın gerçek ahlâkı daha açık ortaya çıkabilir.
Bu sebeple İslâm açısından asıl mesele:
Güç sahibi olmak değil, gücü adaletle kullanabilmektir.
Firavun hakikati kabul etmeyi küçülmek zannetti.
Oysa gerçek büyüklük Allah'a kul olmaktır.
Sihirbazlar ise tam tersini yaptılar.
Hakikati görünce:
“Biz yanılmışız.”
diyebildiler.
İşte büyük fark budur.
Firavun makamını kaybetmemek için hakikati reddetti.
Sihirbazlar ise hakikat uğruna hayatlarını kaybetmeyi göze aldılar.
Hakikat bizim fikrimize uymuyorsa fikrimizi değiştirmeliyiz; hakikati değil.
Firavunluğun temelinde:
“Ben”
vardır.
Ubudiyetin temelinde ise:
“Ben kulum.”
şuuru vardır.
Namaz bunun günlük eğitimidir.
İnsan secdeye vardığında fiilen şöyle demektedir:
“Allah'ım! En büyük Sen'sin. Ben ise Senin kulunum.”
Bu bakımdan secde, Firavunlaşan nefsin en güçlü terbiyelerinden biridir.
Firavun başların kendi önünde eğilmesini istedi.
Mümin ise başını yalnız Allah'ın huzurunda secdeye koyar.
Firavun dünyanın en güçlü hükümdarlarından biriydi fakat kendisini ölümden kurtaramadı.
İnsan delil yetersizliğinden değil, gururundan dolayı da inkâr edebilir.
Bugün verilen yarın alınabilir.
İnsan malik değil emanetçidir.
Zalimin mühlet görmesi kurtulduğu anlamına gelmez.
Allah'ın yardımı hiç beklenmeyen zamanda gelebilir.
Bütün saray Firavun'un yanında olsa Musa yine haklıdır.
Firavun'un sarayında Hz. Âsiye gibi bir mümine bulunabilir.
Sihirbazlar bir anda hakikate teslim oldular.
Firavun'a bile “yumuşak söz” emredilmiştir.
Firavun'un son andaki imanı ona fayda vermedi.
Musa'yı kurtaran deniz Firavun'u boğmuştur.
Firavunluk tohumu nefiste kibir şeklinde başlayabilir.
Yanlışını kabul etmek manevî olgunluktur.
Allah'a kul olmayan insan nefsine, makamına, servetine veya insanlara kul olabilir.
Firavun kıssasını okuduktan sonra insan kendisine şu soruları sorabilir:
Eleştirildiğimde hemen öfkeleniyor muyum?
Haksız olduğumu anlayınca özür dileyebiliyor muyum?
Başarıları tamamen kendimden mi biliyorum?
Benden daha aşağı makamda gördüğüm insanları küçümsüyor muyum?
Makamımı kaybetmemek için haksızlığa göz yumuyor muyum?
Menfaatimle hakikat çatışınca hangisini tercih ediyorum?
İnsanların bana itaat etmesinden hoşlanıyor muyum?
Allah'ın verdiği nimetleri gerçekten emanet olarak görebiliyor muyum?
Bu sorular Firavun kıssasını tarih kitabından çıkarıp insanın kendi kalbine taşıyan sorulardır.
Firavun'un trajedisi yalnızca denizde boğulması değildir.
Asıl trajedisi:
Kendisine hakikat geldiği hâlde kibri yüzünden ona teslim olamamasıdır.
Musa Aleyhisselâm geldi.
Harun Aleyhisselâm geldi.
Mucizeler geldi.
İkazlar geldi.
Musibetler geldi.
Hakikati gören sihirbazlar iman etti.
Sarayının içinden iman edenler çıktı.
Fakat Firavun:
“Ben”
demekten vazgeçemedi.
Sonunda deniz karşısına çıktığında sahip olduğu hiçbir şey onu kurtaramadı.
Firavun'un hayatındaki manevî çöküşü iki cümle özetler.
Başlangıçta:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.”
(Nâziât, 79/24)
Sonunda:
“İman ettim...”
(Yûnus, 10/90)
Fakat cevap:
“Şimdi mi?”
(Yûnus, 10/91)
İşte insan hayatının en büyük derslerinden biri burada gizlidir:
Hakikati kabul etmek için ölümün gelmesini bekleme.
Kur’ân'ın Firavun kıssasını tekrar tekrar anlatmasının hikmetlerinden biri, insanlığa değişmeyen bir ahlâk kanununu öğretmesidir.
Firavun tarihî bir şahsiyettir; fakat onun temsil ettiği:
kibir, zulüm, enaniyet, tahakküm, makam sevgisi ve kendini müstağni görme hastalıkları her çağda ortaya çıkabilir.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında bu hastalığın köklerinden biri, insanın kendisine verilen eneyi yanlış kullanmasıdır.
İnsan:
“Ben malikim.”
derse Firavunluk yolu açılır.
Fakat:
“Ben kulum; mülk Allah'ındır.”
derse ubudiyet yolu açılır.
Firavun:
“Ben.”
dedi.
Musa Aleyhisselâm:
“Rabbimiz Allah'tır.”
dedi.
Firavun sarayına güvendi.
Musa Rabbine güvendi.
Firavun ordusuna güvendi.
Musa tevekkül etti.
Firavun denizde boğuldu.
Musa denizden geçti.
Ve tarih boyunca kalan ders şu oldu:
İnsan Allah'a karşı büyüklendikçe küçülür; Allah'a kul oldukça manen yükselir.
Bu nedenle Firavun kıssasının en büyük mesajlarından biri şu cümleyle özetlenebilir:
Çünkü kibirin ilacı tevazu,
enaniyetin ilacı ubudiyet,
zulmün ilacı adalet,
gafletin ilacı tefekkür,
“benim” demenin ilacı emanet şuuru,
Firavunluğun ilacı ise Allah'a hakiki kulluktur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.