- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm’de adı açıkça bildirilmeyen, fakat “Firavun ailesinden imanını gizleyen mü’min bir adam” olarak tanıtılan çok dikkat çekici bir şahsiyet vardır. İslâmî kaynaklarda genellikle “Mü’min-i Âl-i Firavun” diye anılır.
Kur’ân onun hayat hikâyesini baştan sona anlatmaz. Fakat Mü’min sûresinin önemli bir bölümünde onun Hz. Musa Aleyhisselâm’ı savunmak için yaptığı cesur konuşmayı nakleder.
Bu sebeple onun kıssası;
iman, tefekkür, hikmet, cesaret, tebliğ, tevekkül ve zalim karşısında hakkı savunmak bakımından çok önemli dersler taşır.
Önemli not: Kur’ân ve sahih hadislerde bu mü’min kişinin adının “Ali” olduğu bildirilmemektedir. Bu nedenle sahih bilgi açısından ona “Mü’min-i Âl-i Firavun” demek daha doğrudur. Bazı tarih ve tefsir kaynaklarında çeşitli isimler nakledilmiş olsa da bunlar kesin bilgi seviyesinde değildir.
Hz. Musa Aleyhisselâm, Allah tarafından Firavun'a gönderildiğinde karşısında yalnızca bir hükümdar değil, kendisini insanların rabbi gibi gören büyük bir istibdat sistemi bulunuyordu.
Firavun:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.”
diyebilecek kadar ileri gitmişti.
(Nâziât, 79/24)
Böyle bir ortamda Hz. Musa'ya iman etmek yalnızca kişisel bir inanç tercihi değildi. Aynı zamanda insanın hayatını tehlikeye atabilecek büyük bir karardı.
İşte böyle bir ortamda Firavun ailesinden bir kişi iman etmişti.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi: ‘Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir.’”
(Mü’min/Gâfir, 40/28)
Bu ayet bize çok önemli bir hakikati gösterir:
İman bazen sarayın içinde bile yeşerebilir.
Çevrenin bozuk olması insanın mutlaka bozuk olmasını gerektirmez.
Firavun'un evinde yaşayan bir insan mü’min olabilirken, peygamberlerin yakınında yaşayan bazı insanlar inkârda kalabilmiştir.
Demek ki hidayet;
makamla,
aileyle,
çevreyle,
servetle,
sosyal statüyle
değil, Allah'ın hidayeti ve insanın hakikate yönelmesiyle ilgilidir.
Kur’ân özellikle:
“İmanını gizleyen...”
ifadesini kullanır.
(Mü’min/Gâfir, 40/28)
Burada önemli bir hikmet vardır.
Mü’min-i Âl-i Firavun iman etmiş fakat hemen ortaya çıkmamıştır.
Bu durum korkaklık olarak değerlendirilmemelidir.
Çünkü bazen hakkı müdafaa edebilmek için doğru zamanı beklemek gerekir.
İslâm'da tedbir tevekküle aykırı değildir.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hicret sırasında aldığı tedbirler bunun en güzel örneklerindendir.
Demek ki:
Cesaret, her zaman düşünmeden ortaya atılmak değildir.
Hakiki cesaret;
doğru zamanda,
doğru yerde,
doğru yöntemle
hakkın yanında durabilmektir.
Mü’min-i Âl-i Firavun da imanını bir müddet gizlemiş, fakat Hz. Musa'nın öldürülmesi gündeme geldiğinde artık susmamıştır.
Firavun şöyle diyordu:
“Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. O da Rabbine yalvarsın!”
(Mü’min/Gâfir, 40/26)
İşte Mü’min-i Âl-i Firavun'un imtihanı burada başladı.
Artık mesele yalnızca kendi imanını korumak değildi.
Bir peygamber öldürülmek isteniyordu.
Bunun üzerine ortaya çıktı:
“Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?”
(Gâfir, 40/28)
Bu söz son derece güçlüdür.
Çünkü Firavun'un yönetiminin merkezinde söylenmektedir.
Bir tarafta:
Firavun'un iktidarı.
Diğer tarafta:
tek başına görünen bir mü’min.
Fakat hakikat bakımından durum tam tersidir.
Firavun bütün ordusuna rağmen zayıftır.
Mü’min ise Allah'a dayandığı için manen kuvvetlidir.
Mü’min-i Âl-i Firavun'un konuşması incelendiğinde çok dikkat çekici bir tebliğ yöntemi görülür.
Doğrudan:
“Siz kâfirsiniz, Musa haklıdır!”
şeklinde başlamaz.
Önce onları düşünmeye çağırır:
“Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiği azabın bir kısmı başınıza gelir.”
(Gâfir, 40/28)
Bu son derece hikmetli bir muhakemedir.
Adeta şöyle demektedir:
“Önce Musa'yı dinleyin. Delillerini inceleyin. Öldürmeden önce düşünün.”
Buradan önemli bir tebliğ prensibi çıkar:
Kur’ân:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.”
buyurur.
(Nahl, 16/125)
Mü’min-i Âl-i Firavun bunun canlı örneklerinden biridir.
Mü’min adam yalnızca Hz. Musa'nın mucizelerinden bahsetmedi.
Geçmiş milletleri hatırlattı:
“Ey kavmim! Doğrusu sizin için Nuh kavminin, Âd ve Semûd'un ve onlardan sonrakilerin başına gelen günlerin benzerinden korkuyorum.”
(Gâfir, 40/30-31)
Burada çok büyük bir ders vardır:
Nuh kavmi geçmişti.
Âd kavmi geçmişti.
Semûd kavmi geçmişti.
Fakat onları helâke götüren ahlâk tekrar ortaya çıkabiliyordu:
kibir,
zulüm,
peygamberleri yalanlama,
dünya gücüne güvenme,
Allah'ın ayetlerini küçümseme.
Demek ki Kur’ân kıssalarının temel gayelerinden biri:
“Geçmişte ne oldu?”
sorusundan ziyade:
“Geçmişte olanlardan bugün ne öğrenmeliyiz?”
sorusuna cevap vermektir.
Mü’min-i Âl-i Firavun konuşmasının ilerleyen kısmında dünyanın geçiciliğini hatırlatır:
“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir faydalanmadır. Ahiret ise asıl kalınacak yurttur.”
(Gâfir, 40/39)
Bu ayet kıssanın merkezindeki hakikatlerden biridir.
Firavun neye güveniyordu?
Sarayına.
Ordusuna.
Servetine.
Saltanatına.
Makamına.
Mü’min adam ise bütün bunların geçici olduğunu görüyordu.
Firavun dünyaya bakarak:
“Ben güçlüyüm.”
diyordu.
Mü’min ahirete bakarak:
“Gerçek hayat bundan sonra.”
diyordu.
Sonunda hangisi haklı çıktı?
Firavun'un sarayı kaldı.
Ordusu yok oldu.
Saltanatı bitti.
Bedeni ölümden kurtulamadı.
Fakat iman ve hakikat baki kaldı.
Risale-i Nur'un birçok yerinde dünya hayatının faniliği üzerinde durulur.
İnsan dünyaya yerleşmek için değil, imtihan ve kulluk için gönderilmiştir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla dünya;
bir misafirhane,
bir meydan-ı imtihan,
bir tarla,
bir ticaretgâh
mahiyetindedir.
Mü’min-i Âl-i Firavun'un:
“Ahiret ise asıl kalınacak yurttur.”
sözü bu bakışın Kur’ânî temelini göstermektedir.
İnsan dünyayı ebedî zannederse Firavunlaşmaya müsait hale gelir.
Ahireti düşünürse dünyayı gerçek değerinde görmeye başlar.
Normal şartlarda bir insan Firavun gibi zalim bir hükümdarın karşısında neden konuşsun?
Çünkü kaybedecek çok şeyi vardır:
makamını,
malını,
çevresini,
güvenliğini,
hatta hayatını.
Fakat iman insanın ölçülerini değiştirir.
İnsan artık yalnızca:
“İnsanlar bana ne yapar?”
diye düşünmez.
Asıl soru şudur:
“Allah benden ne istiyor?”
Risale-i Nur'da imanın insana verdiği büyük manevî kuvvet üzerinde sıkça durulur.
İman eden insan kendisini sahipsiz görmez.
Kâinatın Sultanına intisap ettiğini bilir.
İşte Mü’min-i Âl-i Firavun'un cesaretinin arkasında böyle bir iman şuuru vardır.
Mü’min adam şöyle seslendi:
“Ey kavmim! Bu ne hâl? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.”
(Gâfir, 40/41)
Bu söz davetçinin ruh hâlini gösterir.
O kavmine düşman değildir.
Onların helâkini istememektedir.
Tam tersine:
Onları kurtarmaya çalışmaktadır.
Gerçek İslâmî tebliğin önemli ölçülerinden biri budur.
Amaç insanları yenmek değil;
insanların kurtuluşuna vesile olmaktır.
Bu sebeple hakiki davetçi günahkâra değil günaha, cehalete ve dalâlete karşı mücadele eder.
Başlangıçta daha ihtiyatlı konuşan mü’min adam, konuşmasının ilerleyen kısmında imanını açıkça ortaya koyar:
“Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana çağırıyorum.”
(Gâfir, 40/42)
Artık iman gizli değildir.
Çünkü hakikati açıklamanın zamanı gelmiştir.
Bu bize şunu öğretir:
Bazen sabır gerekir.
Bazen beklemek gerekir.
Bazen hikmetle hareket etmek gerekir.
Fakat öyle bir an gelir ki susmak artık doğru değildir.
İşte Mü’min-i Âl-i Firavun o anda konuşmuştur.
Konuşmasının zirvesinde şöyle der:
“Size söylediklerimi ileride hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir.”
(Gâfir, 40/44)
Bu ifade tevekkülün muhteşem bir tarifidir.
Mü’min üzerine düşeni yaptı:
Konuştu.
Uyardı.
Delil gösterdi.
Nasihat etti.
Hakikati savundu.
Sonra neticeyi Allah'a bıraktı.
İşte tevekkül budur.
Tevekkül:
Hiçbir şey yapmadan Allah'tan sonuç beklemek değildir.
Tevekkül:
Sebeplere teşebbüs etmek, vazifeyi yapmak ve neticeyi Allah'a bırakmaktır.
Bu ölçü Risale-i Nur'un tevekkül anlayışında da önemli bir esastır.
Ardından Kur’ân şöyle buyurur:
“Allah onu onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini ise azabın en kötüsü kuşattı.”
(Gâfir, 40/45)
Burada muhteşem bir karşılaştırma vardır.
Başlangıçta güçlü görünen:
Firavun'dur.
Savunmasız görünen:
Mü’mindir.
Fakat sonunda:
Allah mü’mini korur.
Firavun'un sistemi çöker.
Bu bize şunu öğretir:
Allah'ın himayesi olmadan saraylar bile insanı koruyamaz.
Allah'ın himayesi olduğunda ise insan en zor şartlarda bile manen emniyette olabilir.
Aynı sarayda iki farklı insan tipi vardır.
Kendisini büyük görür.
Allah'ı büyük bilir.
İnsanların kendisine boyun eğmesini ister.
Allah'a kulluğa çağırır.
Dünyayı esas alır.
Ahireti esas alır.
Gücüne güvenir.
Allah'a güvenir.
Hz. Musa'yı öldürmek ister.
Hz. Musa'yı korumaya çalışır.
Korku meydana getirir.
Ümit verir.
“Ben” der.
“Allah” der.
Bu karşılaştırma Risale-i Nur'daki ene ve ubudiyet bahislerini hatırlatmaktadır.
İnsanın “ene”si kendisini bağımsız görürse Firavuniyet istidadı taşır.
Fakat kendisini Allah'ın kulu ve mülkü olarak görürse ene, Allah'ın isimlerini tanımaya yarayan bir ölçü ve anahtar hâline gelir.
Firavun yalnızca tarihte yaşamış bir hükümdar değildir.
Kur’ân onun üzerinden insanın içindeki tehlikeli bir hastalığı da gösterir:
enaniyet.
İnsan bazen:
“Ben yaptım.”
“Ben kazandım.”
“Ben bilirim.”
“Ben güçlüyüm.”
demeye başlar.
Bu düşünce büyüdükçe insan nimetlerin gerçek sahibini unutabilir.
Risale-i Nur perspektifinden ene doğru kullanıldığında Allah'ı tanımaya yarayan bir ölçüdür.
İnsan:
“Benim küçük bir ilmim varsa Allah'ın ilmi sonsuzdur.”
“Benim küçük bir kudretim varsa Allah'ın kudreti sonsuzdur.”
“Ben sahip olduğumu zannettiğim şeylerin dahi gerçek sahibi değilim.”
diye düşünmelidir.
Firavun eneyi kendisine mâlikiyet verdiği için kullandı.
Mü’min ise kendisini Allah'ın kulu bildi.
İki yolun arasındaki büyük fark buradadır.
Kıssanın günümüze verdiği çok önemli derslerden biri de budur.
Mü’min-i Âl-i Firavun, Firavun'un çevresindeydi.
Fakat Firavunlaşmadı.
Demek ki insanın bulunduğu çevre onun kaderi değildir.
Bozuk bir toplumda dürüst kalınabilir.
Menfaatçi insanların arasında ihlâslı olunabilir.
Günahın yaygın olduğu bir ortamda takva korunabilir.
Haksızlığın normalleştiği bir yerde adalet savunulabilir.
Çünkü mü’min şahsiyetini çevresinden değil, imanından almalıdır.
Firavun'un:
ordusu,
yöneticileri,
sihirbazları,
ekonomik gücü,
siyasi otoritesi
vardı.
Hz. Musa Aleyhisselâm ise zahiren çok daha zayıf görünüyordu.
Fakat hakikat sayı ile ölçülmez.
Bir insan hak üzerinde bulunabilir.
Milyonlar yanılabilir.
Bu nedenle mü’minin ölçüsü:
“İnsanların çoğu ne diyor?”
değil,
“Allah ve Resûlü ne buyuruyor?”
olmalıdır.
Mü’min-i Âl-i Firavun konuşurken birkaç defa:
“Ey kavmim!”
diye hitap eder.
Bu ifade önemlidir.
Çünkü kendisini toplumdan tamamen koparmamaktadır.
Onlara:
“Siz mahvoldunuz.”
demek yerine:
“Ey kavmim!”
diyor.
Yani:
“Sizin iyiliğinizi istiyorum.”
Bu üslup bize İslâmî hizmette şefkatin önemini öğretir.
Risale-i Nur hizmet anlayışında da şefkat, müsbet hareket ve insanların imanını kurtarmaya çalışma önemli esaslardır.
Mü’min adamın konuşmasına baktığımızda hakaret görmeyiz.
Delil vardır.
Tarih vardır.
Mantık vardır.
Ahiret hatırlatması vardır.
Nasihat vardır.
Tehditlerin sonucunu gösterme vardır.
Fakat şahsî öfke yoktur.
Bu da bize önemli bir ders verir:
Haklı olmak, kaba olmaya izin vermez.
Kur’ân Hz. Musa ve Hz. Harun'a dahi Firavun hakkında:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.”
buyurmuştur.
(Tâhâ, 20/44)
Firavun gibi birisine bile tebliğde hikmet ve uygun üslup emrediliyorsa sıradan insanlara karşı kullanılan dil çok daha dikkatli olmalıdır.
Mü’min-i Âl-i Firavun konuştu.
Fakat Firavun hemen iman etmedi.
O halde mü’min başarısız mı oldu?
Hayır.
Çünkü onun vazifesi Firavun'u zorla hidayete getirmek değildi.
Vazifesi:
hakkı söylemekti.
Hidayet Allah'tandır.
Risale-i Nur'daki hizmet anlayışının temel ölçülerinden biri de budur:
İnsan vazifesini yapar.
Neticeyi Allah yaratır.
Bu ölçü insanı iki büyük tehlikeden kurtarır:
Ümitsizlik ve gurur.
Başarı gelmezse:
“Ben başarısız oldum.”
diye ümitsizliğe düşmez.
Başarı gelirse:
“Ben yaptım.”
diye gururlanmaz.
Der ki:
Vazife bizim, muvaffakiyet Allah'tandır.
Bu kıssadan hayatımıza taşıyabileceğimiz temel dersleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Çevren bozuk olsa bile imanını koruyabilirsin.
Firavun'un sarayında bile mü’min çıkmıştır.
2. İman insana şahsiyet kazandırır.
İnsan çoğunluğa göre değil hakikate göre yaşar.
3. Tedbir korkaklık değildir.
İmanı gizlemek bazı şartlarda hikmetli bir tedbir olabilir.
4. Hakkı söylemenin bir zamanı vardır.
Mü’min adam gerektiğinde susmamıştır.
5. Tebliğde akıl ve hikmet kullanılmalıdır.
İnsanlara sadece hüküm değil delil de gösterilmelidir.
6. Tarihten ibret alınmalıdır.
Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin akıbetleri boşuna anlatılmamıştır.
7. Dünya geçicidir.
“Ahiret ise asıl kalınacak yurttur.”
8. Makam insanı kurtaramaz.
Firavun'un saltanatı onu Allah'ın azabından kurtaramadı.
9. Hakikat çoğunlukla ölçülmez.
Bazen tek bir mü’min büyük bir topluluğun karşısında hakkı temsil edebilir.
10. Mü’min insanlara şefkatle yaklaşmalıdır.
“Ey kavmim!” hitabı bunun güzel örneğidir.
11. Vazife yapılmalı, netice Allah'a bırakılmalıdır.
“İşimi Allah'a havale ediyorum.”
12. Gerçek kuvvet iman ve Allah'a dayanmadadır.
Zahirî kuvvet Firavun'daydı; fakat gerçek galibiyet Hz. Musa'nın ve iman edenlerin oldu.
Mü’min-i Âl-i Firavun kıssası Kur’ân'ın bize sunduğu muhteşem şahsiyet örneklerinden biridir.
Onun uzun bir hayat hikâyesini bilmiyoruz.
Çocukluğunu bilmiyoruz.
Mesleğini kesin olarak bilmiyoruz.
Adını dahi sahih bir delille bilmiyoruz.
Fakat Kur’ân onun imanını, cesaretini, hikmetini ve tevekkülünü ebedîleştirmiştir.
Bu da başlı başına büyük bir derstir.
Demek ki Allah katında önemli olan insanın dünyada ne kadar meşhur olduğu değil, hangi hakikatin yanında durduğudur.
Firavun kendisini ilâhlaştırdı.
Mü’min:
“Rabbim Allah'tır.”
dedi.
Firavun dünyayı istedi.
Mü’min:
“Ahiret asıl kalınacak yurttur.”
dedi.
Firavun gücüne güvendi.
Mü’min:
“İşimi Allah'a havale ediyorum.”
dedi.
Sonunda Firavun'un saltanatı söndü; fakat o mü’minin sözleri binlerce yıldır Kur’ân'da okunmaya devam ediyor.
İşte kıssanın en büyük derslerinden biri budur:
Hakikat bazen bir kişinin dilinde temsil edilir; fakat arkasında Allah'ın kudreti bulunduğu için bütün batıl saltanatlardan daha kuvvetlidir.
Mü’min-i Âl-i Firavun bize adeta şöyle seslenmektedir:
Bulunduğun yer ne kadar zor olursa olsun imanını kaybetme.
Çevrendeki insanların çokluğu seni hakikatten ayırmasın.
Hakkı savunurken hikmetli ol.
Dünyanın geçici saltanatlarına aldanma.
Vazifeni yap.
Sonra işini Allah'a havale et.
Çünkü:
“Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter.”
(Talâk, 65/3)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.