- Salih Avcı
- 20.02.2023
Kur’ân-ı Kerîm’in en temel hakikatlerinden biri âhiret ve ebedî saadettir. Kur’ân, insanın dünya hayatıyla sona ermediğini; ölümün ardından diriliş, hesap, Cennet ve Cehennem bulunduğunu bildirir.
Bediüzzaman Said Nursî de Risale-i Nur’un birçok yerinde haşir ve âhiret hakikatini ele alır. Onuncu Söz daha çok haşrin ve yeniden dirilişin delillerini ortaya koyarken, Yirmi Sekizinci Söz özellikle Cennetin mahiyeti ve Cennet hakkında insanın aklına gelebilecek bazı sorular üzerinde durur.
Yirmi Sekizinci Söz’ün dikkat çekici yönlerinden biri şudur:
“Şu Söz, Cennete dairdir.”
Bediüzzaman, Cenneti sadece gelecekte verilecek bir mükâfat olarak anlatmaz. Dünya nimetlerini, insanın fıtratını, Allah’ın rahmetini, kudretini ve insanın ebediyet arzusunu birlikte değerlendirerek Cennetin hem mümkün hem de İlâhî rahmete son derece uygun olduğunu göstermeye çalışır.
Bu çerçevede insanın aklına şu sorular gelebilir:
Cennetin varlığı aklen nasıl anlaşılabilir?
Sonsuz Cennet hayatından insan sıkılmaz mı?
Dünyada birkaç nimetten bile usanırken Cennette nimetlerden neden usanmayacağız?
Cennette bedenî nimetlerin bulunmasının hikmeti nedir?
Bir insan aynı anda pek çok Cennet nimetinden nasıl faydalanabilir?
Cennette herkes sevdikleriyle beraber olabilir mi?
İnsanların dereceleri farklı olduğu hâlde beraber bulunmaları nasıl mümkün olacaktır?
Dünya bu kadar küçükken milyarlarca insana yetecek kadar büyük bir Cennet nasıl olabilir?
Cennette yeme, içme, köşkler ve bahçeler bulunması fazla dünyevî bir tasvir değil midir?
Cennette ebedî hayat gerçekten insan fıtratına uygun mudur?
Yirmi Sekizinci Söz, bu soruların önemli bir kısmına dikkat çekici temsiller ve izahlarla cevap verir.
Cennet hakkında ilk şüphe şu olabilir:
“Görmediğimiz, bu dünyanın çok ötesinde bulunan böylesine büyük bir âlem gerçekten var olabilir mi?”
Risale-i Nur’un yaklaşımında buna cevap verirken önce içinde yaşadığımız dünyaya bakmamız gerekir.
Çünkü dünyayı yaratan Allah’ın kudreti açısından Cenneti yaratmak zor değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerlerini yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette yeter.”
(Yâsîn, 36/81)
İnsan bazen Cenneti hayal ederken kendi gücünü ölçü kabul eder. Milyarlarca insanın diriltilmesini, sonsuz bir âlemin yaratılmasını kendi sınırlı kudretiyle kıyaslar.
Hâlbuki mesele insanın kudreti değil, Allah’ın kudretidir.
Bir baharda milyonlarca bitkiyi yeniden çıkaran, sayısız canlıyı birbirine karıştırmadan yaratan, gökyüzünü yıldızlarla donatan bir kudret için Cenneti yaratmak imkânsız değildir.
Dolayısıyla asıl soru:
“Cennet nasıl yaratılabilir?”
değil;
“Bu kâinatı yaratan Allah için Cenneti yaratmak neden zor olsun?”
şeklinde olmalıdır.
Yirmi Sekizinci Söz’ün önemli bakışlarından biri, dünya nimetleriyle Cennet nimetleri arasındaki ilişkidir.
Dünyada;
meyveler,
çiçekler,
güzel kokular,
manzaralar,
dostluk,
muhabbet,
aile saadeti,
güzel sesler,
lezzetli yiyecekler,
temiz sular
gibi sayısız nimet vardır.
Fakat bunların hepsi eksiktir.
Bir meyve güzeldir fakat biter.
Bir çiçek güzeldir fakat solar.
Gençlik güzeldir fakat geçer.
Sağlık güzeldir fakat bozulabilir.
Sevdiğimiz insanlar vardır fakat ölüm bizi birbirimizden ayırabilir.
Dünya nimetlerinin üzerinde adeta sürekli bir fanilik gölgesi bulunmaktadır.
Risale-i Nur’un genel yaklaşımıyla dünya nimetleri, insanı yalnız dünyaya bağlamak için değil, aynı zamanda asıl nimetlerin sahibini tanıtmak için verilmiştir.
Bir meyvenin lezzeti:
“Beni yaratanın rahmetine bak.”
Bir çiçeğin güzelliği:
“Beni süsleyenin cemaline bak.”
Bir annenin şefkati:
“Rahmet-i İlâhiyenin eserine bak.”
der gibidir.
Bu açıdan dünya, Cennetin kendisi değildir; fakat Cennetin anlaşılmasına yardım eden küçük numuneler taşır.
Cennet konusunda modern insanın zihnine gelebilecek en önemli sorulardan biri şudur:
“Milyonlarca değil, milyarlarca değil, sonsuz yıl yaşamak sıkıcı olmaz mı?”
Bu soru ilk bakışta mantıklı görünür. Çünkü dünyada insan birçok şeyden sıkılır.
Aynı yemeği sürekli yemek istemez.
Aynı yerde sürekli kalmak istemez.
Aynı faaliyeti sürekli yapmak istemez.
Buradan hareketle:
“Cennette de zamanla sıkılmaz mıyız?”
diye düşünülebilir.
Fakat burada önemli bir hata vardır:
Cenneti dünyanın şartlarıyla ölçmek.
İnsan çoğu zaman nimetin kendisinden değil, dünyadaki şartlarından usanır.
Çünkü dünya hayatında beden yorulur.
Sinir sistemi yorulur.
Mide doyar.
Dikkat dağılır.
İnsan yaşlanır.
Hastalanır.
Psikolojik olarak bunalabilir.
Nimetler tekrarlandıkça sıradanlaşabilir.
Fakat Cennet hayatı dünya hayatının aynısı değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Orada kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değildir.”
(Hicr, 15/48)
Demek ki Cennette dünyadaki bıkkınlığın önemli sebeplerinden olan yorgunluk ve tükenme bulunmayacaktır.
İnsan psikolojisine dikkat edildiğinde çok önemli bir gerçek görülür:
İnsan sevdiği bir şeyin bitmesini istemez.
Mutlu bir aile ortamındaki insan:
“Keşke bu mutluluk hiç bitmese.”
der.
Çocuğunu seven anne:
“Keşke hep beraber olsak.”
der.
Güzel bir manzara karşısında:
“Keşke biraz daha kalabilsem.”
deriz.
Demek ki insanın temel problemi mutluluğun uzun sürmesi değildir.
Asıl problem:
Mutluluğun sona ermesidir.
Bu sebeple Cennetin ebedîliği insan fıtratına aykırı değil; tam tersine insanın en derin arzusuna uygundur.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur boyunca üzerinde durduğu önemli hakikatlerden biri insanın beka arzusudur.
İnsan yalnız yaşamak istemez.
Ebediyen yaşamak ister.
Yalnız kendi varlığının devamını değil, sevdiği insanların da devamını ister.
Anne babasının ölmesini istemez.
Çocuğunu kaybetmek istemez.
Dostlarından ayrılmak istemez.
Gençliğinin gitmesini istemez.
Güzelliklerin yok olmasını istemez.
Bu derin arzu insanın fıtratına yerleştirilmiştir.
Kur’ân’ın:
“Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
şeklindeki tekrar edilen müjdesi, insanın bu en büyük arzusuna cevap verir.
Cennetin büyük nimetlerinden biri yalnız köşkler, bahçeler ve nehirler değildir.
Belki en büyük nimetlerden biri:
“Bu saadet artık bitmeyecek.”
hakikatidir.
Bir başka soru şöyledir:
“Cennet mânevî bir âlemse neden yemek, içmek, meyveler, bahçeler ve köşklerden söz edilmektedir?”
Bu sorunun temelinde insanı yalnız ruhtan ibaret görmek vardır.
Hâlbuki İslâm’a göre insan sadece ruh değildir.
İnsan;
ruh,
kalp,
akıl,
hayal,
duygular
ve beden
ile bir bütündür.
Allah insanı bu özelliklerle yaratmıştır.
Dolayısıyla Cennet saadetinin de insanın bütün kabiliyetlerine hitap etmesi hikmete uygundur.
Göz güzellik ister.
Kulak güzel ses ister.
Dil lezzet ister.
Kalp muhabbet ister.
Ruh ebediyet ister.
Akıl marifet ister.
İşte Cennet, insanın yalnız bir yönünü değil, bütün yönlerini tatmin eden bir saadet yurdudur.
Bazen bedenî nimetler küçümsenerek:
“Gerçek mutluluk yalnız ruhânî olmalıdır.”
denilebilir.
Fakat insanı bedenli yaratan Allah’tır.
Tat alma duyusunu yaratan da Allah’tır.
Güzel kokulardan hoşlanmayı veren de O’dur.
Renkleri sevdiren de O’dur.
Muhabbet duygusunu veren de O’dur.
Öyleyse bu duyguların meşru ve mükemmel şekilde tatmin edilmesi İlâhî hikmete aykırı değildir.
Asıl mesele, dünya lezzetlerinin Cennet lezzetleriyle aynı seviyede zannedilmemesidir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Orada canların istediği, gözlerin hoşlandığı her şey vardır.”
(Zuhruf, 43/71)
Burada çok önemli bir nokta vardır.
Kur’ân’ın Cennette;
meyve,
su,
süt,
bal,
köşk,
bahçe
gibi insanın bildiği kavramları kullanması, Cennet nimetlerinin dünyadakilerle tamamen aynı olduğu anlamına gelmez.
İnsanın bilmediği bir hakikati anlatabilmek için bildiği kavramların kullanılması gerekir.
Nitekim hadîs-i kudsî olarak rivayet edilen meşhur ifadede Cennet nimetleri için:
“Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden geçmeyen...”
nimetlerden söz edilir.
Dolayısıyla Cennet tasvirleri hakikidir; fakat Cennetin gerçek mahiyetini dünya ölçüleriyle tamamen kavramamız mümkün değildir.
Yirmi Sekizinci Söz’de üzerinde durulan dikkat çekici meselelerden biri de budur.
Dünyada insanın imkânları sınırlıdır.
Bir yerde bulunurken başka yerde bulunamayız.
Bir manzaraya bakarken diğerini kaçırabiliriz.
Fakat Bediüzzaman bu meseleye ayna ve güneş temsilleri gibi örneklerle yaklaşır.
Güneş gökyüzünde tektir.
Fakat binlerce aynaya aynı anda yansıyabilir.
Bir aynadaki güneş görüntüsü diğer aynadakine engel olmaz.
Benzer şekilde bir lamba birçok kişiyi aynı anda aydınlatabilir.
Bir öğretmenin sözü aynı anda yüzlerce kişi tarafından işitilebilir.
Bu dünyada bile bir tek şey çok sayıda insana aynı anda ulaşabiliyorsa, Cennet gibi İlâhî kudretin mükemmel tecelli ettiği bir âlemde nimetlerin çok yönlü olması neden imkânsız olsun?
İnsanın Cennet hakkındaki en duygusal sorularından biri budur.
“Cennete gidersem ailemi, anne babamı, çocuklarımı ve sevdiğim insanları görebilecek miyim?”
Kur’ân bu konuda büyük bir ümit verir:
“Kendileri ve eşleri gölgelerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.”
(Yâsîn, 36/56)
Başka âyetlerde iman eden kimselerin salih olan aile fertleriyle beraberliğine işaret edilir.
Cennet yalnız bireysel hazların yaşandığı bir yer değildir.
Aynı zamanda:
vuslat yurdudur.
Dünyadaki ayrılıkların sona erdiği yerdir.
Bu nedenle Risale-i Nur perspektifinden ölüm, iman eden insan için ebedî bir ayrılık değildir.
Ölüm:
geçici bir ayrılıktır.
Cennet ise:
ebedî kavuşmadır.
Yirmi Sekizinci Söz’de dikkat çeken meselelerden biri de Cennet dereceleridir.
İnsanların imanları, ibadetleri, ihlâsları ve mânevî dereceleri aynı değildir.
Dolayısıyla Cennetteki makamlarının da aynı olmaması hikmete uygundur.
Fakat burada şu soru ortaya çıkar:
“Dereceleri farklı olan insanlar nasıl beraber bulunabilir?”
Bediüzzaman buna dünya hayatından anlaşılabilecek güzel bir ölçüyle yaklaşır.
Aynı bahçede bir çocukla büyük bir âlim beraber bulunabilir.
İkisi de bahçeden zevk alır.
Fakat aldıkları zevkin seviyesi farklıdır.
Bir çocuk denize bakar ve güzelliğini sever.
Bir ressam aynı denize bakar, renkleri görür.
Bir fizikçi ışığın yansımasını düşünür.
Bir mümin ise Allah’ın kudretini ve cemalini tefekkür eder.
Manzara aynıdır fakat alınan hisse farklıdır.
Cennette de aynı ortamda bulunan insanların aldıkları mânevî zevk ve dereceler farklı olabilir.
Bu farklılık beraberliğe engel değildir.
Bu soru da dünya ölçülerinden kaynaklanır.
İnsan dünyadaki araziyi düşünür:
“Bu kadar insan nereye sığacak?”
der.
Fakat âhireti dünya coğrafyasıyla ölçmek doğru değildir.
Bugün bile gökyüzüne baktığımızda akıl almaz büyüklükte bir kâinat görüyoruz.
Dünya, güneş sisteminin yanında çok küçüktür.
Güneş sistemi galaksimizin yanında küçüktür.
Galaksimiz ise gözlemlenebilir kâinattaki sayısız galaksiden yalnız biridir.
Bütün bunları yaratan kudret için Cenneti geniş yaratmak nasıl zor olabilir?
Kur’ân Cennet için:
“Genişliği gökler ve yer kadar olan Cennet...”
(Âl-i İmrân, 3/133)
buyurur.
Dolayısıyla Cennetin kapasitesini dünya şehirlerinin yüzölçümü üzerinden düşünmek doğru değildir.
Risale-i Nur’un dikkat çekici bakışlarından biri burada ortaya çıkar.
Dünyada bile bazı nimetler paylaşılınca azalmaz.
Örneğin:
Gökyüzüne milyonlarca insan bakabilir.
Bir kişinin gökyüzüne bakması diğerinin payını azaltmaz.
Güneş milyonlarca insana ışık verir.
Bir insanın güneşten faydalanması diğerini mahrum bırakmaz.
Deniz manzarasını bin kişi seyredebilir.
Birinin seyretmesi diğerinin manzarasını eksiltmez.
Demek ki bütün nimetler ekmek gibi bölündükçe küçülmez.
Cennet nimetlerinin ise dünya nimetlerinden çok daha yüksek bir mahiyette olması mümkündür.
Böylece Cennet hem herkesin ortak saadet yurdu olabilir hem de her mümine:
“Burası benim için hazırlanmış.”
dedirtecek kadar şahsî bir ihsan hâline gelebilir.
Dünyada insanın sıkılmasının sebeplerinden biri tekrardır.
Fakat Allah’ın yaratması hakikatte sürekli yenilenmektedir.
Bir ağaca bakın.
Her bahar yaprak çıkarır.
Fakat hiçbir yaprak diğerinin tamamen aynısı değildir.
Milyarlarca insan yaratılmıştır.
Fakat yüzleri birbirinden farklıdır.
Sayısız kar tanesi oluşur.
Hepsinde farklı şekiller görülebilir.
Demek ki İlâhî kudret sonsuz çeşitlilik içinde yaratmaya muktedirdir.
Dünyada bile böyle bir çeşitlilik varsa Cennette nimetlerin monoton olması için hiçbir sebep yoktur.
Dünyada çok sevdiğimiz bir yiyeceği art arda yersek bir süre sonra istemeyebiliriz.
Fakat bunun sebebi yiyeceğin güzel olmaması değildir.
Bedenimizin sınırlı olmasıdır.
Cennette ise bedenin ve duyuların mahiyeti âhiret hayatına uygun olacaktır.
Bu nedenle Cennet lezzetlerini:
“Dünyada aynı tatlıyı bin yıl yemek”
gibi düşünmek yanlıştır.
Cennetteki lezzetin hem kendisi hem onu algılayan insanın kabiliyeti farklı olacaktır.
Kur’ân’ın:
“Onlara orada diledikleri her şey vardır; katımızda daha fazlası da vardır.”
(Kāf, 50/35)
beyanı, Cennet nimetlerinin insanın mevcut hayal gücünü aşan boyutlarına işaret eder.
Cennet denildiğinde bazen yalnız;
huriler,
köşkler,
meyveler,
ırmaklar
düşünülmektedir.
Hâlbuki İslâmî kaynaklarda Cennetin en büyük nimetleri çok daha yüksek mânevî boyutlara sahiptir.
Bunların başında:
Allah’ın rızası
gelir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür.”
(Tevbe, 9/72)
Bu son derece önemlidir.
Demek ki Cennetin en büyük saadeti yalnız nimetleri kullanmak değil:
Nimetlerin sahibinin rızasına ulaşmaktır.
Risale-i Nur’un iman anlayışının merkezinde bu vardır.
Meyvede kalma.
Meyveyi vereni tanı.
Güzellikte kalma.
Güzelliği yaratana ulaş.
Rahmette kalma.
Rahmân’ı tanı.
Nimette kalma.
Mün‘im-i Hakikîyi, yani gerçek nimet vereni bil.
Bu nedenle Cennetin nimetleri Allah’tan bağımsız hazlar değildir.
Her nimet aynı zamanda Allah’ın kuluna:
“Senden razıyım.”
mânâsını hissettiren bir ikram olacaktır.
İşte bu sebeple mümin yalnız nimeti değil, nimetin arkasındaki İlâhî rahmeti de görür.
Burada önemli bir itikadî mesele vardır.
İnsan dünyada sınırlı bir süre ibadet etmektedir.
Öyleyse:
“Sınırlı bir ömürde yapılan ibadete karşılık neden sonsuz Cennet veriliyor?”
diye sorulabilir.
Çünkü Cennet yalnız yapılan amellerin matematiksel karşılığı değildir.
Cennet her şeyden önce Allah’ın rahmeti ve ihsanıdır.
Peygamber Efendimiz ﷺ de insanın yalnız ameliyle Cennete giremeyeceğini, Allah’ın rahmetinin esas olduğunu bildirmiştir.
Amel sebep olur.
Fakat Cennetin gerçek fiyatı insanın birkaç yıllık ibadeti değildir.
Asıl ihsan eden:
Rahmân ve Rahîm olan Allah’tır.
İman nicelikten çok mahiyet bakımından değerlendirilmelidir.
Bir insan iman ederek Allah’ı Rabbi olarak tanır.
Kâinatı O’nun mülkü bilir.
Hayatını O’nun nimeti kabul eder.
Peygamberlerini tasdik eder.
Âhirete inanır.
Allah’a kulluğu kabul eder.
Böylece insanın bütün varlık anlayışı değişir.
Bu nedenle iman sıradan bir fikir değildir.
İnsanın bütün kâinatla ilişkisini değiştiren temel bir hakikattir.
Cennet ise bu iman ilişkisinin ebedî âlemdeki neticesidir.
İnsan çok ilginç bir varlıktır.
Midesi birkaç lokmayla doyar.
Fakat hayali dünyaya sığmaz.
Bir evi olur, daha güzelini ister.
Bir yeri görür, başka yerleri merak eder.
Bir insanı sever, ondan ebediyen ayrılmak istemez.
Bilgi öğrendikçe daha fazlasını öğrenmek ister.
Bu durum insanın yalnız dünya için yaratılmadığına işaret eden önemli bir tefekkür kapısıdır.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur boyunca işlediği anlayışla:
İnsanın arzuları dünyadan büyüktür.
Dünya insanın bedenine yetebilir.
Fakat kalbine yetmez.
İşte Cennet, insanın bu geniş istidatlarının ebedî saadet yurdu olarak karşımıza çıkar.
İnsan dünyada ne kadar nimet elde ederse etsin içinde çoğu zaman bir eksiklik hisseder.
Çünkü her nimetin sonunda ayrılık ihtimali vardır.
Servetin varsa kaybedebilirsin.
Sağlığın varsa hastalanabilirsin.
Gençsen yaşlanacaksın.
Sevdiğin varsa ayrılabilirsin.
Hayattaysan öleceksin.
Bu nedenle dünya tam saadet yeri değildir.
Risale-i Nur’un bakışında dünya:
imtihan, hizmet, ticaret ve misafirlik yeridir.
Cennet ise:
mükâfat, vuslat, saadet ve bekā yurdudur.
Dünyadan Cennet gibi davranmasını beklemek, bir istasyondan saray rahatlığı beklemeye benzer.
Cennetin değerini anlamak için ölüm gerçeğini düşünmek gerekir.
Eğer ölüm ebedî yokluk olsaydı insanın bütün sevgileri sonunda acıya dönüşürdü.
Sevdiğimiz her şey:
“Bir gün senden ayrılacağım.”
demiş olurdu.
Fakat âhiret inancı bu manzarayı değiştirir.
Ölüm yokluk değilse;
ayrılık da ebedî değildir.
Kabir sonsuz karanlık değilse;
ölüm yeni bir âlemin kapısıdır.
Bu nedenle Cennet inancı yalnız gelecekteki bir mükâfat haberi değildir.
Bugünkü hayatın anlamını değiştiren bir iman hakikatidir.
Cennet inancı:
“Dünyayı terk et.”
demek değildir.
Tam tersine:
“Dünyayı doğru kullan.”
demektir.
Çünkü dünya Cennetin kazanıldığı tarladır.
Bir namaz,
bir sadaka,
bir sabır,
bir affediş,
bir yetimin başını okşamak,
helâl kazanmak,
haramdan kaçınmak,
Allah için yapılan küçük bir iyilik
ebedî âlemde büyük neticeler verebilir.
Böyle bakıldığında dünya değersizleşmez.
Aksine son derece kıymetli hâle gelir.
Çünkü kısa dünya hayatı sonsuz hayatın sermayesidir.
Dünyadaki mutlulukların içine gizlenmiş büyük bir korku vardır:
Kaybetmek.
İnsan:
“Ya sağlığımı kaybedersem?”
“Ya sevdiğim ölürse?”
“Ya bu mutluluk biterse?”
diye korkabilir.
Cennette ise bu korku yoktur.
Çünkü Allah Cennet ehli hakkında:
“Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
buyurur.
Bu durumda Cennet nimetinin büyüklüğü yalnız nimetin güzelliğinden değil, kaybedilmeyecek olmasından kaynaklanır.
Bir çiçeği güzel yapan rengi olabilir.
Fakat hiç solmayacağını bilmek onun güzelliğine başka bir boyut katar.
Sevdiğiniz insanla beraber olmak güzeldir.
Fakat:
“Bir daha asla ayrılmayacağız.”
demek çok daha büyük bir saadettir.
Kur’ân Cennet ehlinin üzüntüden kurtulacağını bildirir.
Cennet insanın hafızasının silindiği bir yer olarak anlaşılmamalıdır.
Aksine geçmişteki sıkıntılar, sonuçları görüldüğünde saadetin değerini artırabilir.
Dünyada bile zor bir hastalıktan kurtulan insan sağlığın kıymetini daha iyi anlar.
Uzun bir ayrılıktan sonra kavuşan iki insan kavuşmanın değerini daha derinden hisseder.
Bunun gibi dünya hayatındaki sabırların, musibetlerin ve imtihanların hikmetleri âhirette görüldüğünde insan:
“Demek bütün bunlar boşuna değilmiş.”
diyebilir.
Kur’ân bu konuda açık bir müjde verir:
“Onların gönüllerindeki kini çıkarıp atarız.”
(A‘râf, 7/43)
Dünyadaki huzursuzluğun büyük kısmı dış şartlardan değil insanın iç dünyasından kaynaklanır.
Haset,
kin,
kıskançlık,
gurur,
korku,
endişe,
güvensizlik
insanın mutluluğunu bozar.
Cennet ise yalnız dış çevrenin güzelleştiği bir yer değildir.
İnsanın iç dünyasının da arındığı bir saadet âlemidir.
Dolayısıyla Cennet saadeti hem dışarıdan hem içeriden tamamlanmış olacaktır.
Yirmi Sekizinci Söz’ün Cennet bahsindeki ana fikirlerinden biri şöyle özetlenebilir:
Cenneti dünya şartlarıyla ölçmek bizi yanlış sonuçlara götürür.
Dünya:
fani,
sınırlı,
yorucu,
imtihanlı,
ölümlü
bir âlemdir.
Cennet ise:
ebedî,
kusursuz,
ölümsüz,
ayrılıksız,
hastalıksız,
ihtiyarlıksız
bir saadet yurdudur.
Dolayısıyla:
“Dünyada bundan sıkılıyorum, Cennette de sıkılırım.”
demek doğru değildir.
Bu, anne karnındaki bir çocuğun dış dünyayı anne karnının şartlarıyla değerlendirmesine benzer.
Cennet hakkındaki pek çok şüphe aslında tek bir noktada birleşmektedir:
Sonsuz kudreti, sınırlı insan tecrübesiyle ölçmek.
İnsan:
“Ben yapamam.”
der.
Sonra farkında olmadan:
“Öyleyse yapılamaz.”
sonucuna gider.
Hâlbuki:
İnsanın yapamaması, Allah’ın yapamayacağını göstermez.
İnsan:
“Ben bunun nasıl olacağını hayal edemiyorum.”
der.
Fakat:
Bir şeyi hayal edememek, onun imkânsız olduğunu göstermez.
Bugün bile insanın yüz yıl önce hayal etmekte zorlanacağı teknolojiler sıradan hâle gelmiştir.
Öyleyse Allah’ın kudretinin meydana getireceği âhiret âlemini bugünkü tecrübemizin sınırları içine hapsetmek doğru değildir.
Cennet yalnız öldükten sonra düşünülecek bir mesele değildir.
Cennete iman bugünkü hayatımızı da değiştirir.
Cennete gerçekten inanan insan:
iyiliğin boşa gitmediğini bilir.
Sabırların kaybolmadığını bilir.
Kaybettiği mümin sevdikleriyle ebedî ayrılığın zorunlu olmadığını bilir.
Gençliğin gitmesinin her şeyin sonu olmadığını bilir.
Yaşlanmanın ebedî çöküş olmadığını bilir.
Ölümün mutlak yokluk olmadığını bilir.
Böylece âhiret imanı insanın dünya acılarına karşı bakışını değiştirir.
Yirmi Sekizinci Söz perspektifinden bakıldığında Cennet, yalnızca güzel bahçelerden ve nimetlerden meydana gelen bir mükâfat yeri değildir.
Cennet;
insanın ebediyet arzusunun cevabıdır.
Ayrılıkların sona ermesidir.
Ölümün yenilmesidir.
İhtiyarlığın bitmesidir.
Hastalığın ortadan kalkmasıdır.
Sevilenlerle yeniden buluşmaktır.
Dünyada yarım kalan saadetin tamamlanmasıdır.
Allah’ın rahmetinin ebedî tecellisidir.
Ve bütün nimetlerin üstünde:
Allah’ın rızasına ulaşmaktır.
Bu nedenle Cennetin en güzel taraflarından biri yalnız:
“Orada ne var?”
sorusunun cevabı değildir.
Belki daha büyük hakikat şudur:
“Orada kaybetmek yoktur.”
Dünyada her güzel şeyin üzerinde:
“Bir gün bitecek.”
yazısı vardır.
Cennette ise nimetlerin üzerinde adeta:
“Ebediyen...”
mührü vardır.
Dünyada kavuşmanın yanında ayrılık vardır.
Cennette ayrılıksız kavuşma vardır.
Dünyada gençliğin yanında ihtiyarlık vardır.
Cennette ihtiyarlıksız hayat vardır.
Dünyada sağlığın yanında hastalık vardır.
Cennette hastalıksız sıhhat vardır.
Dünyada hayatın yanında ölüm vardır.
Cennette ise:
ölümsüz hayat vardır.
İşte Kur’ân’ın Cennet müjdesi ve Risale-i Nur’un Yirmi Sekizinci Söz’de yaptığı izahlar beraber düşünüldüğünde çok güçlü bir hakikat ortaya çıkar:
İnsanın kalbine konulan sonsuzluk arzusu boşuna değildir.
Dünyanın hiçbir nimeti bu arzuyu tamamen doyuramıyorsa, bunun sebebi insanın yanlış yaratılması değil; dünyanın insanın son menzili olmamasıdır.
İnsan dünyaya sığmayacak kadar büyük arzularla yaratılmıştır.
Çünkü insanın önünde, Allah’ın rahmetiyle, dünyadan çok daha büyük bir hayat vardır.
Dünya misafirhanedir; Cennet ise ebedî yurttur.
“Orada diledikleri her şey onlarındır. Katımızda daha fazlası da vardır.”
(Kāf, 50/35)
Ve Cennetin bütün nimetlerinin üzerinde Kur’ân’ın bildirdiği en yüksek müjde vardır:
“Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür.”
(Tevbe, 9/72)
Bu bakımdan Yirmi Sekizinci Söz’ün verdiği ders yalnız “Cennet vardır.” demek değildir.
Daha derin mesaj şudur:
Bu dünyada gördüğümüz bütün güzellikler, rahmetler, sevgiler ve lezzetler; ebedî saadetin mümkün olduğunu anlamamız için önümüze konulmuş işaretlerdir. Nimet varsa Mün‘im vardır; rahmet varsa Rahmân vardır; insanda ebediyet arzusu varsa, o arzuyu ebedî saadetle karşılamaya muktedir olan Allah vardır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.