- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm’de bazı şahısların isimleri açıkça zikredilirken bazı kişiler isim verilmeden, vasıfları ve davranışları üzerinden anlatılır. Bunun önemli hikmetlerinden biri, dikkatimizi şahıstan ziyade temsil ettiği karaktere ve alınacak derse yöneltmektir.
A‘râf sûresinin 175-176. âyetlerinde son derece ibretli bir insan tipi anlatılır:
“Onlara, kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde onlardan sıyrılıp çıkan, böylece şeytanın peşine taktığı ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.”
(A‘râf, 7/175)
Ardından:
“Dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik. Fakat o dünyaya saplandı ve hevesine uydu. Onun durumu, üzerine varsan da kendi hâline bıraksan da dilini çıkarıp soluyan köpeğin durumu gibidir...”
(A‘râf, 7/176)
Tefsir geleneğinde bu kişinin çoğunlukla Bel‘am b. Bâûrâ olduğu nakledilmiştir. Ancak burada önemli bir ilmî ihtiyat gerekir:
Kur’ân-ı Kerîm bu kişinin adını açıkça söylemez. Sahih hadislerde de onun Bel‘am b. Bâûrâ olduğuna dair kesin ve ayrıntılı bir hayat hikâyesi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla Bel‘am hakkında anlatılan uzun kıssaların tamamını kesin tarihî gerçekler gibi kabul etmek doğru değildir. Bunların arasında İsrailiyat kaynaklı veya senedi sağlam olmayan rivayetler bulunabilir.
Bizim için kesin olan, Kur’ân’ın çizdiği tablodur:
Bir insan Allah’ın âyetlerine ve hakikate dair bilgiye sahip olduğu hâlde nefsine ve dünyaya uyarsa, sahip olduğu ilim onu yükseltmek yerine aleyhine bir delile dönüşebilir.
Bu kıssanın merkezindeki büyük ders budur.
Klasik tefsirlerde A‘râf sûresinin 175-176. âyetlerinde bahsedilen kişinin Bel‘am b. Bâûrâ olduğu yönünde rivayetler aktarılmıştır.
Bazı rivayetlerde onun İsrailoğullarından veya başka bir topluluktan olduğu, dinî bilgi sahibi bulunduğu, duasının kabul edildiği veya Allah’ın bazı isimlerini bildiği anlatılır.
Fakat bu ayrıntıların tamamını sahih hadis seviyesinde görmek mümkün değildir.
Bu sebeple doğru yaklaşım şudur:
Kur’ân’ın kesin olarak bildirdiği kadarına iman ederiz; kesin olmayan ayrıntıları ise “rivayet edilmiştir” kaydıyla değerlendiririz.
Kur’ân’ın kesin biçimde bildirdiği özellikler şunlardır:
Kendisine Allah’ın âyetlerinden verilmiştir.
Bu hakikatten sıyrılıp uzaklaşmıştır.
Şeytan onun peşine düşmüştür.
Azgınlardan olmuştur.
Allah dileseydi onu âyetlerle yükseltebilirdi.
Fakat o dünyaya meyletmiştir.
Hevâ ve hevesine tâbi olmuştur.
Sonunda ağır bir manevî düşüş yaşamıştır.
Demek ki Kur’ân’ın üzerinde durduğu mesele onun adı değil, ilimden sapış sürecidir.
Ayetin ilk dikkat çekici tarafı şudur:
“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz...”
Bu ifade o kişinin sıradan bir bilgisiz olmadığını gösterir.
Hakikatten habersiz değildir.
Bilakis kendisine bir çeşit bilgi, delil ve ilahî hakikat ulaşmıştır.
Fakat burada Kur’ân bize çok önemli bir hakikat öğretmektedir:
İnsan:
Allah’ı anlatabilir,
Kur’ân okuyabilir,
dinî meseleleri öğrenebilir,
başkalarına nasihat edebilir,
güzel konuşabilir,
fakat bütün bunlara rağmen kendi nefsine mağlup olabilir.
İşte Bel‘am kıssasının en sarsıcı taraflarından biri budur.
İlim tek başına kurtuluş garantisi değildir.
İlmin kurtarıcı olabilmesi için:
ilim + iman + ihlâs + amel + takvâ
birlikteliği gerekir.
Kur’ân çok dikkat çekici bir ifade kullanır:
“...onlardan sıyrılıp çıktı...”
Buradaki tasvir son derece güçlüdür.
Sanki Allah’ın âyetleri o insanı kuşatan manevî bir elbise gibidir. Fakat insan kendi iradesiyle o koruyucu hakikatten sıyrılıp çıkmaktadır.
Bu bize şunu öğretir:
Hidayet nimeti korunması gereken bir emanettir.
İnsan bugün imanlı olabilir.
Bugün ibadet ediyor olabilir.
Bugün Kur’ân okuyabilir.
Bugün hakikati anlatıyor olabilir.
Fakat hiç kimse kendi geleceği konusunda gurura kapılmamalıdır.
Bu sebeple mümin sürekli:
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme.”
(Âl-i İmrân, 3/8)
diye dua eder.
İnsan bilgisizliğinden dolayı tevazu gösterebilir.
Fakat bilgi arttıkça başka bir tehlike ortaya çıkar:
İlim gururu.
İnsan zamanla:
“Ben biliyorum.”
“Ben anlıyorum.”
“Ben herkesten daha iyi biliyorum.”
“Benim görüşüm doğrudur.”
demeye başlayabilir.
İşte burada ilim, insanı Allah’a yaklaştırmak yerine nefsini büyütmeye başlayabilir.
Risale-i Nur’un birçok yerinde ilmin, marifetin ve kemâlâtın nefse verilmemesi gerektiği üzerinde durulur. İnsan kendisindeki güzellikleri kendinden bilmemeli; onları Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı olarak görmelidir.
Çünkü hakikî marifet insanı kibirlendirmez.
Aksine:
Allah’ı tanıdıkça insan kendi aczini daha iyi anlar.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Dileseydik onu o âyetlerle yükseltirdik.”
Demek ki ilahî bilgi insanı yükseltebilecek büyük bir nimettir.
Kur’ân:
aklı yükseltir,
kalbi yükseltir,
ahlâkı yükseltir,
ruhu yükseltir,
insanı Rabbine yaklaştırır.
Fakat bunun bir şartı vardır:
İnsan Kur’ân’a tâbi olmalıdır; Kur’ân’ı kendi nefsine tâbi etmeye çalışmamalıdır.
İnsan dini:
makamına,
menfaatine,
siyasî hesabına,
şöhretine,
kişisel öfkesine,
dünyevî çıkarına
alet etmeye başladığında büyük bir tehlikeye yaklaşır.
Kur’ân, o kişinin düşüşünün temel sebeplerinden birini açıkça bildirir:
“Fakat o yere/dünyaya saplandı...”
Buradaki ifade son derece anlamlıdır.
İnsan aslında âyetlerle yükselmeye namzetken dünyaya bağlanarak aşağıya doğru çekilmektedir.
Bir tarafta:
âyetlerle yükselmek,
diğer tarafta:
dünyaya saplanmak.
Kur’ân böylece insanın önündeki iki yolu gösterir.
Risale-i Nur perspektifinden dünya tamamen kötü değildir. Dünyanın Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini gösteren, âhiretin tarlası olan yüzü güzeldir.
Tehlikeli olan, dünyayı Allah hesabına değil nefsi hesabına sevmektir.
Mal sahibi olmak problem değildir.
Makam sahibi olmak problem değildir.
Bilgi sahibi olmak problem değildir.
Asıl problem:
Bunların insanın kalbine sahip olmasıdır.
Ayet devam eder:
“...ve hevâsına uydu.”
“Hevâ”, nefsin ölçüsüz arzu ve eğilimlerini ifade eder.
Burada çok önemli bir sıra vardır:
İnsan önce hakikatten uzaklaşır.
Sonra dünyaya meyleder.
Sonra nefsinin arzularını ölçü hâline getirir.
Daha sonra şeytanın tesirine açık hâle gelir.
Bu sebeple manevî düşüş çoğu zaman bir anda gerçekleşmez.
Şöyle bir zincir oluşabilir:
Gaflet → küçük taviz → nefsin arzusu → dünyanın cazibesi → hakikati eğip bükme → günahı normal görme → kalbin katılaşması.
Bel‘am kıssası bize bu sürecin ne kadar tehlikeli olduğunu öğretir.
Ayette:
“Şeytan onu takip etti...”
buyurulmaktadır.
Burada ince bir nokta vardır.
Önce insan:
“âyetlerden sıyrılıyor.”
Ardından şeytan onu takip ediyor.
Bu, insanın iradesinin önemini gösterir.
Şeytanın insan üzerinde mutlak bir hâkimiyeti yoktur.
Şeytan:
vesvese verir,
günahı süsler,
dünyayı cazip gösterir,
nefsin arzularını kışkırtır.
Fakat tercihi insan yapar.
Bu sebeple insanın:
“Şeytan beni yaptırdı.”
diyerek bütün sorumluluğu şeytana yüklemesi doğru değildir.
Kur’ân daha sonra son derece çarpıcı bir benzetme yapar:
“Onun durumu köpeğin durumuna benzer; üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini çıkarıp solur.”
Burada maksat hayvanı kötülemek değildir.
Kur’ân belirli bir davranış biçimini temsil olarak kullanmaktadır.
Tefsirlerde bu benzetmenin özellikle:
doymayan ihtiras,
bitmeyen dünyevî arzu,
sürekli talep,
nefsin doyumsuzluğu
gibi anlamlara işaret ettiği açıklanmıştır.
İnsan nefsinin arzularını terbiye etmezse:
Bir makam ister.
Elde eder.
Daha büyüğünü ister.
Bir servet ister.
Elde eder.
Daha fazlasını ister.
Şöhret ister.
Elde eder.
Daha fazla tanınmak ister.
Böylece nefis hiçbir noktada:
“Yeter.”
demez.
İşte Kur’ân’ın verdiği temsil, insanın doyumsuz dünyevî ihtirasını düşündürmektedir.
Bu kıssa özellikle ilim sahipleri için büyük bir ikazdır.
Çünkü cahil insan bilgisizliği sebebiyle hata yapabilir.
Fakat hakikati bildiği hâlde dünyalık bir menfaat için hakikati değiştiren kişinin sorumluluğu daha ağırdır.
Kur’ân:
“Allah’a karşı ancak kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar.”
(Fâtır, 35/28)
buyurur.
Demek ki hakikî ilmin neticesi:
haşyet ve kulluktur.
Eğer bilgi arttığı hâlde:
kibir artıyorsa,
dünya sevgisi artıyorsa,
başkalarını küçümseme artıyorsa,
şöhret arzusu artıyorsa,
orada insan kendi nefsini ciddi şekilde sorgulamalıdır.
Risale-i Nur insanın sadece akıldan ibaret olmadığını vurgular.
İnsanda:
akıl,
kalp,
ruh,
nefis,
hissiyat,
irade
vardır.
Bu sebeple sadece aklın ikna olması yetmeyebilir.
Akıl:
“Bu doğrudur.”
derken nefis:
“Fakat benim menfaatime uygun değil.”
diyebilir.
İşte imtihan burada başlar.
Hakikî iman:
Hakikati sadece bilmek değil, hakikate teslim olmaktır.
Risale-i Nur’un Otuzuncu Söz’de açıkladığı “ene”, yani benlik hakikati açısından da kıssa okunabilir.
İnsan kendisindeki:
ilmi,
kabiliyeti,
zekâyı,
makamı,
başarıyı
kendinden bilmeye başladığında benlik büyür.
Halbuki insan:
“Bu benim ilmim.”
demek yerine:
“Rabbimin bana öğrettiği bir nimettir.”
demelidir.
Kur’ân:
“Size ilimden ancak pek az verilmiştir.”
(İsrâ, 17/85)
buyurur.
İlim arttıkça insanın:
“Ben biliyorum.”
demesi değil,
“Ne kadar az biliyorum.”
şuurunun artması gerekir.
Karun kıssasında da benzer bir manevî hastalık görülür.
Karun:
“Bu servet bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi.”
(Kasas, 28/78)
anlamındaki sözüyle nimeti kendisine nispet eder.
Bel‘am tipi ise kendisine verilen ilahî bilgiden uzaklaşıp dünyaya yönelir.
İkisindeki ortak problem:
Nimeti vereni unutmak.
Karun’da nimet servettir.
Bel‘am örneğinde ise nimet ilim ve âyetlerdir.
Demek ki sadece mal insanı imtihan etmez.
İlim de bir imtihandır.
Hatta bazı insanlar için ilim imtihanı servet imtihanından daha ağır olabilir.
İlim sahibi insanın en büyük imtihanlarından biri şöhrettir.
İnsan başlangıçta:
“Allah rızası için anlatıyorum.”
diyebilir.
Fakat zamanla:
“Kaç kişi beni dinledi?”
“Kaç kişi beni takdir etti?”
“Benim ismim neden zikredilmedi?”
gibi düşünceler ortaya çıkabilir.
İşte burada ihlâs zedelenmeye başlar.
Risale-i Nur’daki ihlâs derslerinin temel ölçülerinden biri, amelde yalnız rıza-yı İlâhîyi esas almaktır.
İnsanların alkışı gelip geçicidir.
Allah’ın rızası ise ebedîdir.
Bel‘am kıssasının günümüze bakan en önemli derslerinden biri de budur.
Bir insan:
doğruyu bildiği hâlde makamını kaybetmemek için susuyorsa,
menfaatine uygun olmadığı için hakikati değiştiriyorsa,
insanların hoşuna gitmek için dinî ölçüleri eğip büküyorsa,
kendi grubunun yanlışını savunuyorsa,
rakibinin doğrusunu sırf rakibi olduğu için reddediyorsa,
Bel‘am kıssasının ikazını kendi nefsine okumalıdır.
Burada maksat insanları “Bel‘am” diye damgalamak değildir.
Asıl doğru tavır:
“Bu ayetin ikazından benim hissem nedir?”
diye düşünmektir.
Kur’ân kıssalarının önemli amaçlarından biri insanın kendisini görmesidir.
Bel‘am kıssasını okuyup:
“Filanca kişi Bel‘am’dır.”
demek kolaydır.
Fakat asıl faydalı soru şudur:
“Bende Bel‘am karakterine benzeyen hangi zaaflar bulunabilir?”
Meselâ:
Bildiğim hâlde yapmadığım şeyler var mı?
Dünya menfaati için hakikatten taviz veriyor muyum?
Nefsimin hoşuna gitmeyen doğruları reddediyor muyum?
Dinî bilgimi üstünlük sebebi görüyor muyum?
İnsanların takdirini Allah’ın rızasının önüne geçiriyor muyum?
İşte kıssa böyle okunduğunda gerçek bir nefis muhasebesine dönüşür.
Kur’ân başka bir yerde:
“Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”
(Saff, 61/2)
buyurur.
Yine Bakara sûresinde:
“Siz Kitab’ı okuduğunuz hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?”
(Bakara, 2/44)
ikazı vardır.
Demek ki İslâm’da asıl hedef:
bilgiyi çoğaltmak değil, bilginin insanı değiştirmesidir.
Bir âyet öğreniyorsak hayatımıza bir şey katmalıdır.
Bir hadis öğreniyorsak ahlâkımıza tesir etmelidir.
Bir Risale dersi okuyorsak imanımıza ve kulluğumuza yansımalıdır.
Resûlullah ﷺ şöyle dua etmiştir:
“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.”
(Müslim)
Bu dua Bel‘am kıssasının mesajıyla son derece uyumludur.
Dikkat edilirse problem:
ilim sahibi olmak değil, ilmin fayda vermemesidir.
İlim insanı:
Allah’a yaklaştırmıyorsa,
tevazu kazandırmıyorsa,
günahlardan uzaklaştırmıyorsa,
ahlâkını güzelleştirmiyorsa,
o ilmin insan üzerindeki tesiri sorgulanmalıdır.
Risale-i Nur perspektifinden kıssanın en önemli çarelerinden biri ihlâstır.
İhlâs:
Ameli yalnız Allah rızası için yapmaktır.
İnsan ilim öğrenirken:
“İnsanlar beni âlim bilsin.”
değil,
“Rabbimi daha iyi tanıyayım.”
demelidir.
Hizmet ederken:
“Beni takdir etsinler.”
değil,
“Allah razı olsun.”
demelidir.
Hakikati anlatırken:
“Ben kazandım.”
değil,
“Hakikat kazansın.”
demelidir.
Bu anlayış nefsi geri plana iter.
Bu kıssa sadece geçmişte yaşamış bir kişinin hikâyesi değildir.
Her çağda tekrar edebilecek bir insan tipini anlatır.
Bugün insan:
diplomasını,
dinî bilgisini,
akademik unvanını,
sosyal medya takipçilerini,
hitabet kabiliyetini,
makamını,
servetini
nefsine mal edebilir.
Böylece nimet, şükür vesilesi olması gerekirken gurur sebebi hâline gelir.
Bel‘am kıssası ise şöyle seslenir:
“Sahip olduğun nimet seni Allah’a yaklaştırmıyorsa, o nimetin seni nereye götürdüğünü sorgula.”
Günah işleyen fakat günah olduğunu bilen insanın tövbe etmesi mümkündür.
Fakat insan nefsinin arzusunu dinî veya fikrî gerekçelerle haklılaştırmaya başladığında tehlike büyür.
Çünkü artık sadece günah işlememekte, günahını savunmaktadır.
Bu sebeple mümin sürekli kendisini kontrol etmelidir:
Ben hakikate mi tâbiyim, yoksa hakikati kendi arzuma göre mi yorumluyorum?
Bu soru Bel‘am kıssasının kalbine götüren sorulardan biridir.
İman nimettir.
Kur’ân nimettir.
İlim nimettir.
Hidayet nimettir.
İbadet edebilmek nimettir.
Hizmet edebilmek nimettir.
İnsan bu nimetlerin hiçbirini kendisinin doğal hakkı gibi görmemelidir.
Risale-i Nur’un şükür anlayışıyla ifade edersek nimet, Mün‘im’i, yani nimeti vereni göstermelidir.
İnsan nimette kalıp Mün‘im’i unutursa nimet perdeye dönüşebilir.
İlimde kalıp Allah’ı unutursa ilim perde olabilir.
İbadetinde kendi nefsini beğenirse ibadet bile gurur sebebi olabilir.
Bu sebeple mümin nimetten nimeti verene geçmelidir.
Bel‘am kıssasının en ürpertici derslerinden biri şudur:
Geçmişteki iyiliklerimiz geleceğimiz için otomatik garanti değildir.
İnsan son nefesine kadar kulluk imtihanındadır.
Resûlullah ﷺ kalplerin sebatı için dua etmiş ve ümmetine de bu hassasiyeti öğretmiştir.
Bu yüzden mümin:
“Ben artık kurtuldum.”
değil,
“Allah’ım beni istikametten ayırma.”
der.
Korku ile ümit arasında yaşar.
Ameline değil Allah’ın rahmetine güvenir; fakat rahmete güvenmeyi tembellik bahanesi de yapmaz.
İlim tek başına insanı kurtarmaz; ihlâs ve amel gerekir.
Hidayet büyük bir nimettir ve korunması gerekir.
İnsan sahip olduğu manevî hâllerle gururlanmamalıdır.
Dünya sevgisi kalbe hâkim olduğunda hakikati gölgeleyebilir.
Hevâ ve heves, aklı ve ilmi kendi hizmetine alabilir.
Şeytan çoğu zaman insanın nefsindeki açık kapılardan girer.
Dinî bilgiyi dünyevî menfaat için kullanmak büyük bir manevî tehlikedir.
Şöhret sevgisi ihlâsı bozabilir.
Hakikî ilim insanı kibirlendirmez, tevazuya götürür.
İnsan bildiği hakikatlerle amel etmelidir.
Nimet kendimizden değil Allah’tandır.
Kur’ân kıssalarını başkalarını suçlamak için değil, önce nefsimizi terbiye etmek için okumalıyız.
Nefsin arzularının sonu yoktur; kanaat ve şükür insanı özgürleştirir.
Manevî makam ve geçmişteki güzel hâller geleceğin garantisi değildir.
En büyük başarı, son nefese kadar iman ve istikamet üzere kalabilmektir.
Bel‘am kıssasını okuyan insan kendisine şu soruları sorabilir:
Bildiğim hakikatlerle ne kadar amel ediyorum?
Dinî bilgim arttıkça tevazuum da artıyor mu?
İnsanların takdirini Allah’ın rızasından daha fazla önemsiyor muyum?
Maddi menfaatlerimle dinî ölçüler çatıştığında hangisini tercih ediyorum?
Nefsimin hoşuna gitmeyen bir hakikati kabul edebiliyor muyum?
Başkalarının hatalarını görürken kendi kusurlarımı unutuyor muyum?
Allah’ın bana verdiği nimetleri kendimden mi biliyorum?
Kur’ân okumak hayatımı gerçekten değiştiriyor mu?
Bu sorulara samimiyetle cevap vermek kıssayı tarih bilgisinden çıkarıp manevî terbiyeye dönüştürür.
Bel‘am b. Bâûrâ’ya nispet edilen kıssanın merkezinde insanın önündeki iki istikamet vardır.
Kur’ân bunu çok güçlü bir karşıtlıkla gösterir:
“Âyetlerle yükselmek”
ve
“dünyaya saplanmak.”
İnsan ilimle yükselebilir.
Fakat aynı ilmi nefsine hizmet ettirirse düşebilir.
İnsan makamla hayra hizmet edebilir.
Fakat makamı kalbine yerleştirirse onun esiri olabilir.
İnsan servetle Allah yolunda infak edebilir.
Fakat serveti kendinden bilirse Karunlaşma tehlikesine yaklaşabilir.
İnsan dinî bilgiyle Rabbini daha iyi tanıyabilir.
Fakat bilgisini kibir, şöhret ve menfaat aracı hâline getirirse Bel‘am kıssasının ağır ikazıyla karşı karşıya kalabilir.
Risale-i Nur perspektifinden mesele ene ile emanet arasındaki tercihe kadar uzanır. İnsan kendisine verilen ilmi, kabiliyeti ve nimetleri malikiyet iddiasıyla kendisine nispet etmek yerine bunların Allah’ın ihsanı olduğunu bilmelidir.
Bu sebeple Bel‘am kıssasının en büyük dersi şu cümlede özetlenebilir:
İnsanı kurtaran ne kadar çok bildiği değil; bildiği hakikate ne kadar ihlâsla teslim olduğu ve o hakikat üzere ne kadar istikametle yaşayabildiğidir.
Ve müminin duası şu olmalıdır:
“Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.”
(Âl-i İmrân, 3/8)
Allah bizleri ilmiyle kibirlenenlerden değil, ilmi arttıkça marifeti, kulluğu, tevazuu ve ihlâsı artanlardan eylesin.
Allah bizleri âyetlerinden sıyrılanlardan değil, âyetleriyle yükselttiği kullarından eylesin.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.